Tarih, sadece geçmişte yaşanıp bitmiş olaylar silsilesi değildir; toprağın bağrında saklanan, sabırla gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen canlı bir hafızadır. İnsanlık, geçmişini anlamlandırma yolculuğunda her zaman kütüphanelerine, arşivlerine ve kitabelerine sığınmıştır. Ancak İskenderiye’nin alevleri, Babil’in yıkıntısı, Bergama’nın kaybolan parşömenleri ve Bağdat Kütüphanesi’nin Dicle’ye dökülen mürekkepleri bize tek bir acı gerçeği öğretmiştir: Kâğıt ve parşömen yok edilebilir, hafıza silinebilir ama gerçekler mutlaka ortaya çıkacaktır.
Son iki yüz yıldır yürütülen sistematik arkeolojik kazılar ise bize unutulanları yeniden hatırlatmaya başladı. Toprağın altından çıkan her yeni tablet, her yeni kaya kabartması, insanlığın ezberlediği kalıpları bir bir yıkıyor.
Bunun en somut ve heyecan verici örneklerinden birini geçtiğimiz yıllarda kendi coğrafyamızda, Harput’ta yaşadık. 2016 yılında tesadüfen bulunan ve M.Ö. 3. bin yılın sonlarına tarihlendirilen Harput Kabartması (Zafer Rölyefi), bölgenin tarihsel derinliğine dair bakış açımızı kökten değiştirdi. Bir kalenin kuşatılmasını, zafer kazanan hükümdarı ve esirleri betimleyen bu eşsiz eser; Akad Kralı Naram-Sin dönemine ait "Şartamhari" (Mücadelenin Kralı) tabletleriyle yan yana getirildiğinde taşlar yerine oturuyordu. Naram-Sin’e karşı Anadolu ve Doğu Anadolu coğrafyasında birleşen 17 krallık koalisyonu ve bu koalisyonda adı geçen "Türki Krallığı", Anadolu ve Fırat havzasının kadim geçmişine dair ezberleri bozdu.
M.Ö. 2200–1750 yılları arasındaki Akad, Asur ve Babil kayıtlarında geçen "Türki / Turukku" siyasi teşekküllerinin sınırları çizildiğinde; Harput, Keban, Palu ve Doğu Anadolu koridoru, bu krallıkların ve müttefik koalisyonlarının tam olarak hâkimiyet ve etki sahası içerisinde yer almaktadır. Harput, sadece dünün değil, insanlık tarihinin şafağının da en stratejik kalelerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Ne var ki 2016 yılında tesadüfen bulunan Harput Zafer Rölyefi’nin yer aldığı alanda henüz kapsamlı bir arkeolojik kazı ve araştırma yapılmadığı gibi, söz konusu bölgeye park ve seyir alanları inşa edilerek âdeta zaman dondurulmuştur. Oysa Göbeklitepe, Karahantepe ve yine bu coğrafyada yürütülen arkeolojik kazıların ortaya koyduğu sonuçlar, insanlık tarihine dair bilgilerimizin baştan aşağı yeniden kurgulanmasını sağlamaktadır.
Bu tarihsel derinlik sadece Mezopotamya ve Fırat boylarıyla da sınırlı değildir. Truva’nın düşüşünün ardından batıya yelken açan Aeneas’ın İtalya kıyılarına ulaşıp Roma’nın tohumlarını atması ve İtalya’nın kadim yerlileri olan Etrüsklerin Anadolu kökenleri, bugün genetik ve arkeolojik çalışmalarla giderek daha da belirginleşmektedir. Anadolu ve Batı Trakya halklarının asırlarca Akdeniz ve Ege havzasında sürdürdüğü varlık mücadelesi, zamanla Roma İmparatorluğu’nun çatısı altında "Doğu Romalı" (Rum) kimliğiyle tek bir tebaaya dönüştü. Sosyolojik ve siyasal dönüşümler, bu kadim halkların zamanla kendi öz kökenlerini ve Ön Asya’daki bağlarını unutmasına yol açtı.
Öte yandan, Türk milletinin kendi tarihsel ayak izlerini takip etme serüveni de henüz başlangıç aşamasındadır. Orta Asya’daki kurganlar, Göktürk ve Uygur dönemi eserleri bile arkeoloji dünyasında oldukça yeni sayılır. Ancak asıl büyük parantez, Doğu’nun(Çin-Uygur) devasa arşivlerinde açılmayı bekliyor. Çin imparatorluk arşivlerinde, henüz gün ışığına çıkarılmamış ve tercüme edilmemiş milyonlarca belge, ciltlerce kronik duruyor. O belgeler okundukça, Doğu’dan Batı’ya uzanan büyük Avrasya coğrafyasının ve Türk milletinin tarihi şüphesiz ki defalarca yeniden yazılacaktır.
Toprak, kendisine emanet edilen hakikati sonsuza dek saklamaz. Harput’ta bulunan bir kaya kabartması veya Türkistan topraklarından ve Uygur medeniyetinden çıkan bir tablet,binlerce yıl sonra gelip bugünün tarih tezlerini baştan aşağı değiştirebiliyorsa, geleceğin arkeolojisi bize daha kim bilir hangi sürprizleri hazırlıyordur...
Geçmişi sadece bize anlatılan kadarıyla kabul etmek yerine, toprağın sesine kulak vermek zorundayız. Çünkü tarih, son sözünü henüz söylemedi.
Hayırlı haftalar dilerim.