Merhabalar; herkesler iyidir inşa Allah. Zamanın yönetimleri, insanları hem dertli, hem de Elazığ deyimi ile söleğen (söyleyen) yaptı. Çok sevdiğim ve sıkça kullandığım güzel bir deyimimiz var. ‘’Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.’’ Bu duygular içinde; sağ olsunlar, var olsunlar Turan gazetesi sayesinde hem söylüyoruz, hem de dertlerimizi paylaşıyoruz. Toplumumuz için uzun sayılacak bir hayat tecrübesini yaşattığı için Yüce Yaradan’a sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Söyleşilerimde İslami motifleri kullandığımı biliyorum, ancak bu seçimim tamamen sohbetimizin doğal seyri olarak gelişiyor. Ancak şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum. Özellikle son yıllarda hem İslami geleneklerden bahsederek ama gittikçe İslam’ın özünden uzaklaşmayı da becerebilmenin dayanılmaz ağırlığını yaşıyoruz. Tarihin ilk çağlarından itibaren dini ve ahlaki öğretilerin hepsine baktığımızda teorik olarak şunu görüyoruz. ‘’İyiliği emret, kötülükten sakın’’. Ama işin pratiğine baktığımızda; özellikle günümüz dünyasında kötülüğün, hayatımıza yön verdiğini görüyoruz ve bu iyi insanları derinden yaralıyor.
Günümüz dünyasındaki sorumluluk sahibi aydınların, liderlerin ve gelişmiş halkçı öğretilerin kültüründe bir aydının ya da bir partinin bireysel ya da grupsal olarak sorumluluğu meselesini hassas bir şekilde ortaya koyan bir terimin olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi de açıktır. Bu, aydınların toplumsal hedefleri ayrıntılı bir şekilde bilmemelerinden ya da belirsiz ilerici toplumsal ideolojilere ve ülkülere olmamalarından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifade ile, sorumluluktan bahsediyorlar ama sorumluluklarının ne olduğu hakkında bilinç sahibi değiller. Bu belirsizlik, onların sahip oldukları bilimsel bakış açılarının ve toplumsal bilinçlerinin bir göstergesidir. Her belirginlik bir çeşit sınırlandırma ve özgür kılmadır. Aydın, kendisini toplum karşısında sorumlu kılan şeyin, toplumun hayati ihtiyaçları ve ülküleri olduğunun çok iyi bir şekilde farkındadır. Bu ihtiyaçlar ve ülküler, bir toplumsal düzendeki tarihin ve zamanın değişmesine göre de, tarih ve zaman içerisindeki toplumsal düzenin değişmesine göre de değişkenlik ve farklılık arz eder. Aydın, toplumsal sorumluluğunu tek bir toplumsal düzenle ve sabit bir tarih zamanla sınırlamak, toplumsal ve insani gerçeklerin zorunlu değişimi ile birlikte hareket edebilmek için konu belirlemez. Tarihin ve toplumun zaman içerisindeki ve tarihin oluşumu içerisindeki hareketini dikkate almayan siyasi, ekonomik, askeri ve çoğunlukla da milli ekollerin mutaassıpları, ahlak filozofları ve din adamları, soyut ve zihinsel olgulara, sabit hakikatler ve kesin şekiller olarak inanıyor ve bunları ezeli, ebedi, kutsal ve tarih ötesi olarak kabul ediyorlar.
Hâlbuki başlangıçta kendi toplumlarının objektif gerçekliğine doğru bir şekilde cevap vermiş olan dini, felsefi ya da ahlaki hareketlere özgü hedefler, hükümler ve sloganlar, kendi dönemlerinde ve kendi toplumlarının beklentileri çerçevesinde doğru olabilir. Fakat toplumsal gerçeklerin ve beklentilerin değişmesinden sonra bu sloganlar, hükümler ve hedefler, toplumsal açıdan zaman ve mekan gerçekliği içerisinde temelsiz, zihinsel ve soyut formlar şeklinde kalabiliyor. Etkili reçeteler olduklarına hükmediliyor ama artık bunun hastası yoktur. Yahut vardır, ama hasta değildir . Ya da vardır, ama artık hastalığı başkadır. O hastalık, hastanın yakasını bırakmıştır ama o hastalığın uzman doktorunun bunun yakasını bırakmaya niyeti yoktur!
Toplumsal sorumluluk, eğer hayali bir şey değilse, konusunu toplumsal gerçekliğin içinden ve toplumun objektif ihtiyaçlarıyla ülkülerinden almışsa, sorumlu aydın için göreceli bir şiar ya da belli bir zamana ve mekana özgü sınırlı bir hedef olarak telakki edilmelidir. Böyle olmaz da sorumluluğunu daima geçerli sabit bir kalıp olarak şekillendirirse onu anlamsızlaştırır. Bu şekilde ya zamana ve topluma musallat olacak ve neticede zamanı hareketsizleştirecek, toplumunu o sabit kalıba dökerek durağanlığa ve geri kalmaya mahkum edecek ya da zaman onun kurduğu seti aşıp hareket edecek o da donuk bir mutaassıp şekilde ve zamanın gerisinde kalacak ve topluma yabancılaşacaktır. Böylece sorumluluklarını yerine getirmeye gücü yetmeyen bir sorumlu haline gelecektir. Mesuliyetini gerçekleştirmesi imkansızlaşan sorumlu bir kişinin yapabileceği tek iş vaveyla koparmak, isyan etmek ve toplumsal zaaflardan ve ümitsizlikten doğan felsefi ümitsizliğe düşmektir.
Şurası kesin ki, toplum tüm tezahürlerinde ve ilişkilerinde değişkendir ve yine kesin olan bir başka husus da toplumdaki bütün bu değişimlerde insandaki şeyler sabit kalmaktadır. Bugün; akıllı televizyonları, akıllı cep telefonlarını, temizlik robotlarını, dronları, yapay zekayı şaşırtıcı bulmayan bizler ile pişmiş topraktan ev yapmayı yeni keşfeden ve bundan hayrete kapılan Sümerli bir insan arasında pek çok benzerlikler ve ortak yönler vardır. Biz önceki insanların karşısına geçip çalıştığı ip eğirme makinesine bakarak onlarla aramızdakimesafenin çok olduğunu düşünürüz; fakat eski bir dua metnini, bir gazele ait mısraları ya da bir mersiyeyiokuduğumuzda aradaki bu mesafenin ortadan kalktığını ve onlara çok yakın olduğumuzu görürüz.
Dinimiz İslam’da bu metaforu, tarihsel dönemlerdeki akışa ve toplumsal şekillerdeki değişime rağmen sabit kalan ve her devirdeki ve her sistemdeki insanda ortak ve benzer olan iki insani olgu üzerine bina etmiştir ki bu da onun fıtri oluşunun açık bir göstergesidir.
Bu iki insani olgulardan biri ‘’iyiliği emretmek’’ diğeriyse ‘’kötülükten sakındırmaktır’’. Bu ikisinin, iki insani ve fıtri çaba olduğunu görmekteyiz. İslam, bunu takipçilerine iki ‘’farz toplumsal çaba’’ olarak sunmuştur.
İyilik ve kötülük, iki suretsiz manadır, ayrıntıları tayin edilmemiş ve manaları harici bir ölçüde sınırlanıp belirlenmemiş iki temel kavramdır.
İslam, sadece onun harici ölçütlerinin tayininde ve toplumsal formlarının detaylarında, tıpkı günümüzün özgür düşünceli aydınları ve sosyologları gibi, kendi sosyal sisteminde veya tarihsel döneminde bireysel ve toplumsal sorumlulukları sınırlamaktan kaçınıyor, ta ki böylece özgürlüğe, aydınların içtihadına ve her şeyin zaman ve toplumdaki zorunlu değişiminin ahengine riayet edebilsin.
Şüphesiz İslam, ‘’iyilik’’ ve ‘’kötülük’’ diye belli konulardan bahsetmektedir. Fakat öncelikle bu konular da fıtri hükümlerdendir; ayrıca bu birkaç konunun zikredilmesi, aydınların olumlu ve olumsuz sorumluluklarının tüm dönemler için belirlenmesi anlamında değildir.
İçtihat, kendi ağırlıklı rolünü tam da burada ortaya koymaktadır.
Sorumlulukların yerine getirilmesinin tarzı ve yöntemi, Kur’an ve sünnette açık bir şekilde öğretilmiştir.
İyiliği emredip kötülükten sakındırmak genel bir vazifedir ve bu sorumluluğun, ulemanın tekelindeki bir makam veya olduğu sanılmamalıdır. Bu bir dini ve evrensel kuraldır ve İslam dışındaki dinler için de böyledir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, namaz ve oruç gibi dini hükümlerle aynı kategoridedir. Toplumun ıslahına girişmenin, kendi ıslahından sonra gelen bir merhale olduğu iyi bir düşünce değildir.
Günümüzde özellikle de İslam coğrafyasında, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın kapsamını öyle daralttılar ki artık ‘’öğüt ve nasihat’’ ile eş anlamlı hale geldi. Oysa düzgün bir bakış açısından bakıldığında bu iki değer; hükümet ve toplumun siyasi rehberliğinde şekillenmelidir.
Bizim öğretimimizin felsefi temeli; emir ve sakındırmanın birlikte ve tek bir hüküm şeklinde değerlendirildiği bir öğretim odaklı olmalıdır. Batılı reddetmeden hakikati gerçekleştirmenin, zulüm ile mücadele etmeden adalet için çalışmanın, uykuyu doğuran unsurların kökünü kazımadan halkı uyandırmanın, toplumsal alanda uygulanacak ‘’İslami bir yöntem’’ olmadığı ortaya konulmalıdır.
Muhabbetle.