Eski Osmanlı’da ‘’millet’’, dini içerikli sosyolojik bir terimdir ve ümmet, hatta-özellikle Hristiyanlar için- mezhep ifade eder. ‘’Ortodoks milleti’’, ‘’Protestan milleti’’, ‘’Yahudi milleti’’ şeklinde kullanılır. Bu milletin, bildiğimiz milletle bir ilgisi yoktur.

​Peki, ortada millet diye bir gerçeklik var. Fantezi dünyalarındaki uluslar üstülere, dünyalılara rağmen asırlardır bu dünyada toplumlar milletler halinde teşkilatlanmışlardır, siyasi ilişkiler milletler arasında yürür ve devletler meşruiyetini millet kavramından alır. ‘’Hakimiyet, kayıtsız şartsız’’ onundur. Emperyalistlerin Orta Doğu’da yaptıkları, bizde de yapmaya teşebbüs ettikleri gibi önce sınır çizip içinde kalanlara millet denmiyor. Önce millet var; sınırları o çiziyor. Millet devleti, ulus devlet işte tam olarak budur. Siyasi ümmetçilerin kafalarında, milletin bu asli anlamına direnen ideolojik bir engel var.

​Mezhep, cemaat, aşiret, etnisitenin ötesindeki millet kavramı, bu engele çarpıp yanlış bir yuvaya oturtulmaya çalışılıyor: Millet deyince klasik çağ öncesi kavim, etnik grup, aşiret kategorilerine veya bir nevi Avrupa sapkınlığı olan ırkayöneliyorlar. Milliyetçilik dendiği anda ‘’biz ırkçılığa karşıyız’’ tepkisini vermeleri bundandır. Millî görüş katiyen milliyetçi görüş değildir. Milleti yapan unsurlar tanınmadığı için millîde değildir. O da bir çeşit toplum mühendisliğidir.

​Millet aradan çekilince pasaportun hemen altında iptidai aşiret, etnisite, ırk, kavim gibi birimler çırılçıplak sırıtmaya başlar. ‘’ Türk var, Kürt var, Laz var, Çerkez var…’’ Özellikle son yıllarda bol bol duyduğumuz bu ifade kesinlikle bir kategorileştirme hatasıdır. Türk’ün hem millet hem de etnik etiket olarak kullanılmasından kaynaklanan am vahim bir hata. Bu ifade şöyle kurulsa; ‘’Türkmen var, Kürt var, Laz var…’’ Aynı vahamette olmayacak. Fakat bu haliyle maalesef felaketlere gebe. Bu bakış hâkim olursa Türk, boy ve kabile devrine geri döner. Bu bakış ancak yabancı emperyal güçlerin stratejisine kolaylık sağlar.

​Millet, iptidai cemiyet birimlerini aşan, tamamını kendi altında birleştiren sosyolojik bir olgudur. Millet içinde insan cemiyetinin ilkel çağlarına ait aşiret, boy, klan, etnik grup gibi alt gruplar birleşir; birleşmenin ötesinde ve ondan daha önemlisi, birbirinin içine girer, kaynaşır ve yok olur.

​Şehirleşen bir toplumda insanlar ilkel aidiyetlerini unutur veya hafızaları güçlü ise, Amerikan toplumundaki gibi size sayarlar: ‘’Yüzde yirmi İngiliz, yüzde on sekiz Çeroki…’’ Fakat onların tamamı Amerikan’dır. Amerikan milletindendir. Bu bir Amerikan’ın Çeroki büyük dedesini veya Leh babaannesini hatırlamasına engel değildir. Fakat siz bir Amerikan Başkanı’nın, ‘’Burada Amerikan var, İngiliz var, Alman var, Çeroki var, Yahudi var, Japon var, Çin var…’’ diye bir cümle sarf edebileceğini hayal edebilir misiniz? Peki hiç aklımıza gelmez mi 72 etnik gruptan gelmiş bir topluluğun hiçbir ferdi etnisitesini öne çıkarmıyorken aynı ülkenin bizim ülkemizde görev yapan bir büyükelçisinin bizimle ilgili bu tür ayırımcılık içeren sözlerine herhangi bir itirazımız bile olmaz.

​Bizim tarihimiz mi daha sığ, milliyetimiz mi daha ilkel ki Laz Türk, Çerkez Türk, Kürt Türk olamıyor? İnsanlar aynı anda hem bir veya -genellikle- birden fazla etnik gruba hem de aynı millete mensup olabilirler çünkü millet, etnisiteye veya ırka dayanan bir yapı değildir Türkiye’de o sayılanların hepsinden Türkler vardır. Fakat dörtte üçü şehirli bu ülkede büyük çoğunluk ne biri ne de ötekidir. Ne Türkmen’dir ne Kürt ne de Laz. Sadece Türk’tür. Çünkü modernite, etnik kimlikleri yok eder. Tıpkı aşiret, klan, boy bağlantılarını yok ettiği gibi. Yok etmediyse de baş göz üstüne.

​Çünkü etnik geçmiş, milletin rakibi olamaz. Kendisine Türk diyen ezici çoğunluk, bununla Türk etnisitesini değil, Türk milletini kastediyor. Aslında etnisite çoğunluğun umurunda bile değildir, çoğunluk hiçbir etnisiteye mensup da değildir.

​Gökalp, Türkçülüğün Esaslarında bu söylediklerime benzer, fakat daha geniş bir tablo çizer: ‘’Hülasa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet (esnaf) ocağına mensup ne kadar mefkureler varsa, cümlesi milli mefkurenin muavinleridir.’’

​Gökalp, kavmin, sınıfın, ümmetin bırakın milliyetle rekabetini, milliyetin bizatihi destekçisi, muavini olduğunu söylemektedir.

​Türk milletini toplum mühendisleri kurmadı. Jakobenler halkı Türk olduklarına zorla ikna etmedi. Bir İngiliz devlet adamının şu sözü üzerinde dikkatle düşünmemiz gerekir: ‘’Mısırlıları Türk olmadıklarına ikna etmemiz bir asır sürdü.’’ Etnik aidiyeti olsun, olmasın, Türkiye halkını Türk olmadığına ikna etmek kaç asır lazımdır dersiniz? Osmanlı’da yeniden seçimlere gidilmesi düşünüldüğünde İttihat ve Terakki karşıtlarının daima şu endişesi vardı: ‘’Bunlar durmadan Türk diyor. Seçim olursa muhakkak kazanırlar.’’ Aslında bugünkü seçmenle bir asır önceki seçmen arasında çok büyük bir aidiyet farkı yoktur. Belki tek fark, bugünkülerin başından henüz mütareke ve işgal felaketlerinin, milli Mücadele zaferinin geçmemiş olmasıdır.

​Mimar Sinan’ın Ermeni etnisitesinden olduğu söylenir. Eğer bu doğru ise, Sinan, Ermeni etnisitesinden bir Türk’tür. Sokullu Mehmet Paşa, Sırp etnisitesinden bir Türk’tür. Mehmet Akif, Arnavut etnisitesinden bir Türk’tür ve bir Türk milliyetçisidir.

​Vahhabi ve İhvanı Müslim ideolojisinin kafalarda kurduğu barikat millet gerçeğine karşı gözleri kör edince, ortaya ‘’anayasal vatandaşlık’’ gibi ne olduğu söyleyenlerce de anlaşılmayan bir garabet çıkar. Sanki başka türlü bir vatandaşlık olurmuş gibi. Bu kavramı koca koca insanların nasıl ciddiye aldıklarını anlamak da çok zor.

​Bu minvalde yapılan konuşmalar sonucunda; ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlara Türk denir’ ifadesi yerine, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı’ denir ifadesi konulması düşünülüyor.

Bu cümleyi kurabilen insanlara sahip olmamız, eğitim sistemimizin ne hale düştüğünün çok açık bir göstergesidir. Bu olsa olsa anlamsız ifade yarışmasında derece almak için kurulmuş bir cümledir.

​Milli birlikten, tek milletten bahsedenler o milletin adını da telaffuz etmek zorundadır. Şu, bu milliyetçiliğe karşı olduklarını söyleyenler, hangi milliyetçiliğe taraftar olduklarını da söylemek zorundadırlar.

​Son keşfimizde, ulus devletin sonunun geldiği ve ulus devletlerin artık ‘’demokratik devlet’’ e dönüşerek zaten çoktan eskimiş millet kavramına son verileceği. Öyle görünüyor ki bu işte ilk adımın Türkiye’den atılması düşünülüyor. Emperyal güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kafasındaki şeytani plan, bizden başlayacak gibi görünüyor. Bizimkiler kadar ileri görüşlü entelektüellerin dünyanın başka hiçbir ülkesinde bulunmadığı anlaşılıyor. Bu görüşün ABD ve AB’nin bölge politikalarına uygunluğu ise tesadüften ibaret olsa gerek. Ayrıca bu fikrin demokrasimizi geliştirmek amacı ile uygulamaya konulması gerekliliği de bu entelektüellerce ifade edilmektedir.

​Demokrasi mi, Ulus devlet mi? Demokrasi için ulus devletten vaz mı geçilir? Yoksa tersi mi doğrudur? Ulus devlet demokrasinin ön şartı mıdır? Ne kadar ters iki önerme.

Yazımın sonunda; düşünceleri ile, eserleri ile siyaset bilimi, sosyoloji ve demokrasi felsefesinde zirvelerde bulunduklarına şüphe edilmeyen insanlara sormak ihtiyacı duydum:

John Stuart Mill;

‘’Birden fazla milletin barındığı bir ülkede hür müesseseleri yaşatmak hemen hemen imkansızdır. Aralarında dayanışma bulunmayan insanlar, özellikle de farklı dillerde okuyor ve konuşuyorsa, işleyen temsil mekanizmaları için gerekli kamuoyu birliği sağlanamaz.’’

Dankward Rustow:

‘’Demokrasi, arka plandaki bir tek şartla başlar: Milli birlik… Milli birlik, demokratikleşmenin diğer bütün evrelerinden önce gelmelidir.

Robert A. Dahl:

‘’Sosyal adalet politikalarında başarılı demokratik devletler, birleştirici bir kimliğe sahiptir.