Osmanlı döneminde Karakuşi adında bir kadı varmış. Bu Kadı, yolsuzlukları, keyfî kararları ve adaleti kendi çıkarına göre eğip bükmesiyle nam salmış. Öyle ki onun mahkemesinde haklı çıkmak için haklı olmak yetmezmiş.
Günlerden bir gün, Ramazan ayı… Karakuşi Kadı bir fırının önünden geçerken burnuna öyle bir koku gelmiş ki, iftarı bekleyen midesi yana dursun, iradesi çoktan iftar etmiş! Kokunun geldiği fırının vitrinine bir bakmış; ne görsün, güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek… Kadı’nın ayakları kendisini fırına çekmiş: “Ben bu ördeği aldım!”, demiş. Fırıncı şaşırmış ama itiraz edebilir mi? Kadı bu! Ördeği paketleyip vermiş Kadı’ya. Az sonra ördeğin sahibi çıkagelmiş: “Benim iftarlık ördeğim…” Fırıncı çaresiz: “Senin ördek uçtu!”, demiş. Ördek sahibi köpürmüş: “Ulan ölü ördek uçar mı?”, derken tartışma kavgaya dönüşmüş. Ördek sahibi küfrü basınca fırıncı da kaptığı küreği öyle bir savurmuş ki araya girmeye çalışan gayrimüslim bir müşterinin gözüne küreğin sapı gelmiş, adamcağızın bir gözü çıkmış. Fırıncı korkup kaçmaya başlamış, Ördek sahibi peşinde… Gözü çıkan adam da onların peşinde…
Derken fırıncı metruk bir duvardan atlamış, duvarın öte tarafında oturan hamile kadının üzerine düşmüş. Kadın çocuğunu düşürmüş. Kadının kocası: “Vay ben senin… “ deyip o da fırıncının peşine takılmış. Yetmemiş… Fırıncı kaçarken çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da öfkeyle bunlara katılmış. Sonunda zaptiyeler hepsini yakalayıp Karakuşi Kadı’nın huzuruna çıkarmışlar.
Kadı başlamış davayı görmeye… Ördeğin sahibi: “Bu adam benim ördeğimi hiç etti. Şikâyetçiyim!”, demiş. Karakuşi Kadı fırıncıya dönmüş: “Ne yaptın bu adamın ördeğine?” Fırıncı: “Uçtu efendim.”, deyince Kadı, kara kaplı defterini açmış. Bir süre sayfaları çevirmiş. Sonra büyük bir ciddiyetle: “Bak burada ördeğin karşısında ‘tayyar’ yazıyor. Tayyar, uçar demektir. Demek ki senin ördek uçmuş. Öyleyse ortada suç yoktur, sanığın beratına…”
Sıra gözü çıkan gayrimüslime gelmiş. Adam, Kadı’ya: fırıncıyı işaret ederek: “Bu adam benim gözümü çıkardı. Şikâyetçiyim!”, demiş. Kadı yine kara kaplı deftere sarılmış. “Bak, burada: Her kim ki bir gayrimüslimin iki gözünü çıkara o Müslim’in de bir gözü çıkarıla”, diye yazıyor”, demiş. Adam şaşkın: “İyi de benim bir gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?” Kadı gayet sakin: “Fırıncı senin öteki gözünü de çıkaracak. Sonra biz de onun bir gözünü çıkarılmasına hüküm vereceğiz.” Adamda surat allak bullak. “Yok, yok… Ben şikâyetimden vazgeçtim!”, demiş.
Karakuşi Kadı, çocuğunu düşüren kadının kocasına dönmüş. Adam, olanı biteni anlatmış. Kadı: “Tamam, sen haklısın!”, deyince adam rahat bir nefes almış. Karakuşi Kadı devam etmiş: “Karını bu adama vereceksin. Çocuğun yerine de sana verilmek üzere yeni bir çocuk koyacak.” Adam: “Allah bel…” demiş de sonunu getirememiş. Fırıncı bu davadan da kurtulmuş.
Sıra son davacıya, Yahudi’ye gelmiş. Kadı: “Senin şikâyetin nedir be adam?” deyince Yahudi iki elini iki yana açmış: “Benim şikâyetim yok Kadı Efendi, adaletinle bin yaşa!”, demiş ve dava da böylece kapanmış.
Şimdi bana neden anlattın bu kısayı diye soranlarınız olacak. Soranlara sözüm: “Her kıssanın bir hissesi vardır. Hem ne demişti merhum 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel”: “Ananı öpen kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?” İşte meselenin özü bu! Adaletin kapısını çaldığınızda karşınıza adalet değil de adaleti dağıtması gerekenin kendisi çıkıyorsa… Hak aramak için başvurduğunuz makam, haksızlığın kaynağı hâline gelmişse… Kanun, güçsüzün hakkını korumak yerine güçlüye kılıf bulmaya çalışıyorsa… Kimi kime şikâyet edeceksiniz?
Şu bir büyük gerçek ki adaletin olmadığı yerde yalnızca haksızlık büyümez; haksızlık zamanla normalleşir. Daha da kötüsü, insanlar adaletsizliğe alışır. Haksızlığa uğrayan hakkını aramaktan vazgeçer. Suçlu arkasındaki güçten cesaret alır. Haklı, kimsesizliğine boyun eğer. Sonuçta toplumda öyle bir düzen oluşur ki insanlar artık haklı da olsa “acaba karşımdakinin arkasında kim var” diye düşünmekten kendini alamaz. Bir devlet için bundan daha tehlikeli bir durum yoktur. Çünkü devletin temeli yalnızca yollar, köprüler, binalar, silahlar ve saraylar değildir. Devletin asıl temeli adalettir. Adalet sarsılırsa devletin kolonları çatlamaya başlar. Adalet kişiye göre değişmeye başladığında ise hukuk, hukuk olmaktan çıkar.
Karakuşi Kadı, kanunu yok saymıyordu. Kara kaplı defterine bakıp kanunu kendi işine geldiği gibi yorumluyordu. İşte asıl tehlike de budur. Çünkü kanunu çiğneyen suçludur ve suçluyla mücadele edebilirsiniz. Ama kanunu kullanarak adaletsizlik yapanla mücadele etmek çok zordur. Çünkü elinde kara kaplı defter vardır. Madde, mühür, güç ve yetki vardır. En kötüsü de sırtını güce dayadığı için haklı görünme imkânı vardır. Peki, bugün Karakuşi Kadı’nın benzerleri yok mu? Vardır demek kolay, yoktur demek ise fazla iddialı olmaktır! Asıl sorulması gereken: azaldılar mı, çoğaldılar mı olmalıdır. Karakuş bir kişiydi. Eğer o kişinin anlayış ve uygulamaları bir zihniyete, hatta bir sisteme dönüşmüşse vay halimize! Vah geleceğimize!
Hele de Karakuşilik mahkeme salonlarından çıkıp da kurumlaşmışsa… Makamında oturup yetkisini çıkarına göre kullananlar, haksızlığı görüp susanlar, gücün karşısında korkudan eğilip bükülenler artmışsa… Biliyor musunuz bazen susmak, söylenecek en ağır sözdür. Bırakın ben de bu defa susma hakkımı kullanayım.
Hadi Önal/ 21 Ağustos 2026/ ELAZIĞ
KARAKUŞİ KADI’DAN GÜNÜMÜZE
HADİ ÖNAL
Yorumlar