Yeni bir eğitim-öğretim yılına daha merhaba dedik. Yaklaşık 20 milyon çocuğumuz yeniden okul sıralarına oturdu. Çocukların bir kısmı öğretmenine, arkadaşına kavuşmanın sevincini yaşarken, bir kısmı daha şimdiden sınavların, testlerin, ödevlerin ve yarışın stresine girdi. Anne babalar ise: “Bu yıl eğitim masrafını nasıl karşılayacağız?” Çanta, ayakkabı, kıyafet, kırtasiye, servis, beslenme, harçlık derken başka bir hesabın peşine düştü. Devlet, “eğitim parasızdır” diyor. Velinin cüzdanı ise: “Hadi oradan!”, diyor.
1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu; çocukların ilgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirmeyi; onları hayata ve mesleğe hazırlamayı da devletin görevi olarak belirliyor. Ne güzel değil mi? Kanun kâğıt üzerinde şahane. Peki, ya uygulamada? Kanun başka, hayat başka! Kanun; teslim edin çocuklarınızı devlete, devlet; onları zekâlarına göre dizayn edecek ve yeteneklerini geliştireceğim, diyor. Evlatlarınızı hayata hazırlayacağım, diyor. Peki, sonra hepsini aynı sınavın önüne hizaya diziyor. Suçlu kim?
Bir sistem düşünün: Çocuğu yıllarca okutuyor; İlkokul, ortaokul, lise… Tam 12 yıl! Sonra çocuğun geleceğini birkaç saatlik sınava teslim ediyor. Sınavda başarılı olursa: “Buyur üniversiteye…” Başaramazsa: “Geçmiş olsun!” Bunun adı da eğitim öyle mi? Hayır efendim! Bunun adı eleme sistemi. Eğitim çocuğu keşfeder, çocuğu sıralamaz. Eğitim çocuğun merakını besler, yeteneğini geliştirir. Ezberle, dört beş seçenekli test sistemi ile çocukları kurban etmez. Eğitim insan yetiştirir on iki yıl okuttuktan sonra sokağa atmaz. Yıllardır aynı yanlışın içinde dönüp duruyoruz. Gençlerin büyük bölümünü genel eğitime yönlendiriyoruz. Üniversiteyi başarı göstergesi haline getiriyoruz. Peki, mesleki eğitim? Bir bakın Allah aşkına nerede ara eleman? Sanayi, “usta yok!”, diyor. Fabrika, “teknik eleman, tarım “nitelikli insan yok!”, diyor. İnşaat, bilişim; yetişmiş eleman arıyor.
Peki, biz ne yapıyoruz? Bol bol üniversite diploması dağıtıyoruz! Sonra da diplomalı işsizler ordusuna bakıp şaşırıyoruz. Elbette bir ülkede herkes masa başında çalışmak ister, kimse tezgâh başında olmak istemez de o ülkenin fabrikasını kim çalıştıracak? Herkes mühendis olmak isterse makinenin başında kim duracak? Herkes yönetici olacak da işi kim yapacak? Bir ülkenin sadece diplomaya değil, beceriye de ihtiyacı vardır. Meslek sahibi olmak küçümsenecek bir şey değildir. Tam tersine; Bir ülkenin kalkınması, elini kirletmekten utanmayan nitelikli insanlarla mümkündür.
Bir başka garabetimiz, meslek eğitimi deyince neden seçeneklerimizi daraltıyoruz? Neden çocuğun yeteneğine göre onlarca farklı eğitim yolu açmak yerine tek tip anlayışta ısrar ediyoruz? Çocuğun önüne yüzlerce kapı koymak varken neden birkaç kapıya mahkûm ediyoruz? Çünkü kolayımıza geliyor. Çocuğu tanımak, yeteneğini keşfetmek ve ona göre eğitimi planlamak zahmetli de ondan. Sınav yapmak kolay! Soruyu hazırla, çocuğu sıraya diz, puanı ver, gerisini Allah kerim! Sonra da adına “Millî Eğitim politikası” de!
Çocuklarımıza yıllarca: “Dersine çalış!”, “ödevini yap”, “emek verirsen karşılığını alırsın!” diyoruz. Çocuklarımız çalışıyor, sınav kazanıyor, diploma alıyor. Sonra iş başvurusunda bulunuyor. Karşısına başka bir sınav çıkıyor. KPSS… Yazılı sınav… Mülakat… Ve bütün bunların arkasından o meşhur soru: “Acaba bizim çocuklardan mısın?” İşte burada bütün söylenenler anlamını yitiriyor. Çünkü çocuk liyakati öğrenip devlette liyakatsizliği görürse, adaleti öğrenip torpili yaşarsa, emeğin önemini bilir kayırmacılığı görürse o çocuğun devletine güveni nasıl sağlanır? Eğitim sadece matematik öğretmek değildir. Eğitim aynı zamanda adalet duygusu kazandırmaktır. Onun için diyoruz ki eğitim siyasetin oyuncağı olamaz, olmamalıdır. Çocuklarımız siyasi projelerin deneme tahtası değildir. Her iktidar değişikliğinde eğitim sisteminin sil baştan değiştirilmesi normal değildir. Bir ülkenin eğitim politikası hükümetlerin ömrü kadar kısa olmamlıdır. Eğitim politikası; partiler üstü, günlük siyasetin üstünde ve gelecek kuşakların hakkını gözeten millî bir devlet politikası olmak zorundadır. Bugün başka, yarın başka sistem, bir yıl başka sınav öteki yıl başka sınav, bir gün kaldırılan uygulama, ertesi gün yeniden getirilmesi… Bakanla birlikte sistemin değişmesi… Müfredat; ama değişmeyen zihniyet ve çocuğumuzun kafa karışıklığı…
Söyledik yine söylüyoruz: Devletin eğitim politikası bir grubun, bir cemaatin, bir vakfın, bir siyasi yapının beklentilerine göre şekillendirilemez. Devletin görevi; çocuğun zihnine ipotek koymak değil, zihninin önündeki duvarları kaldırmaktır. Çocuğa sorgulamayı, araştırmayı, bilimsel düşünmeyi, eleştirmeyi öğretmektir. Farklı düşünene tahammül etmeyi öğretmektir. Hak aramayı öğretmektir. Adaleti öğretmektir. Ahlakı öğretmektir. Sorumluluğu öğretmektir. En önemlisi, kendi aklını kullanmayı öğretmektir. Çünkü aklını kullanamayan nesiller, başkalarının aklıyla yönetilmeye mahkûmdurlar.
Eğitimde yapılan yanlışın faturası hemen çıkmaz. Bugün yapılan yanlışın bedelini belki 10 yıl 20 yıl sonra ödenir; ama mutlaka ödenir. Eğitimde yapılan hata, ertelenmiş bir toplumsal faturadır. Yanlış yetiştirilmiş nesil; yanlış yönetici çıkarır. Yanlış yönetici; yanlış kararlar verir. Yanlış kararlar; yanlış ekonomi, yanlış hukuk, yanlış dış politika, yanlış toplum düzeni doğurur. Sonra ülke neden geriledi diye sorarız. Oysa cevap yıllar önce okul sıralarında verilmiştir. Bir ülkenin çöküşü önce sınıfta başlar, sonra sokakta görünür, en sonunda devletin bütün kurumlarına yansır.
Peki, çare? Var elbette! Hem de fazlasıyla... Yeter ki siyasi taassubu bir kenara bırakalım. Yeter ki “Biz yaptık, oldu!” anlayışından vazgeçelim. Yeter ki eğitimi gerçekten bilenlere bırakalım. Dünyanın başarılı eğitim sistemlerini inceleyelim. Japonya'dan, Almanya'dan, Finlandiya'dan ve başarılı başka ülkelerden öğrenelim. Ama körü körüne kopyalamayalım. Kendi tarihimiz, kültürümüz, ekonomik yapımız ve millî ihtiyaçlarımız doğrultusunda kendi modelimizi oluşturalım. Çocuklarımızın zekâsını, ilgisini, istidadını ve yeteneğini daha küçük yaşlarda keşfedelim. Eğitim yelpazesini genişletelim. Mesleki ve teknik eğitimi güçlendirelim. Üretimle eğitimi buluşturalım. Üniversiteyi tek kurtuluş kapısı olmaktan çıkaralım. Liyakati devletin temel ilkesi haline getirelim. Çocuğu sınava değil, hayata hazırlayalım.
Ey eğitim politikası yapanlar size sesleniyorum! Unutmayın ki siz bugün sadece bir müfredat hazırlamıyorsunuz. Bir neslin zihnini şekillendiriyorsunuz. Bir ülkenin geleceğini biçimlendiriyorsunuz. Yarının doktoru, mühendisi, öğretmeni, hâkimi, savcısı, polisi, askeri, bilim insanı, sanatçısı, çiftçisi, işçisi, yöneticisi sizlerin hazırlayacağı müfredatla şekillenecek. Devleti onlar yönetecek. Öyleyse ne ektiğinize dikkat edin. Çünkü yarın biçeceğiniz şey, bugün sınıflarda ektiğiniz tohumların ürünü olacaktır. Çocuklarımızı cehaletin, taassubun, siyasetin ve liyakatsizliğin eline bırakırsak bunun bedelini yalnız onlar ödemez, hepimiz öderiz; hem de çok ağır öderiz.
Unutmayalım: Bir ülkenin geleceği saraylarda değil, sınıflarda hazırlanır. Bir milletin kaderi seçim sandığından önce okul sıralarında şekillenir. Bir devletin en büyük yatırımı yol, köprü, bina değil; insandır. Öyleyse çocuklarımızın geleceğini birkaç saatlik sınava, birkaç siyasi hesabın insafına, birkaç makam sahibinin keyfine ve hiçbir cemaatin beklentisine terk etmeyelim. Çünkü çocuklarımız bizim geleceğimizdir. Geleceğimizi karartmaya da kimsenin hakkı yoktur!
2026-2027 Eğitim-Öğretim yılının bütün çocuklarımıza, öğretmenlerimize, eğitim çalışanlarımıza ve fedakâr velilerimize sağlık, huzur ve başarı getirmesini diliyorum. Çocuklarımızın gözlerindeki ışık hiç sönmesin. Aklın, bilimin ve liyakatin ışığı Türkiye'nin yolunu aydınlatsın.
Hadi Önal 15 Eylül 2026/ ELAZIĞ
EĞİTİM Mİ YAPIYORUZ, GELECEĞİ Mİ HARCIYORUZ?
HADİ ÖNAL
Yorumlar