TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Bir ülkenin geleceğini görmek istiyorsanız, iktidarın kürsülerde anlattığı masallara değil; okullarına, adliyelerine ve hapishanelerine bakın. Çünkü eğitim bir milletin yarınını, adalet vicdanını, cezaevleri ise yönetim anlayışının karnesidir.
Şimdi gelin hep birlikte Türkiye'nin karnesine bakalım... Avrupa Konseyi üyesi 46 ülke arasında en yüksek mahpus oranı Türkiye’de. Yaklaşık 304 bin kişilik kapasiteye sahip cezaevlerinde 421 bini aşkın insan tutuluyor. Yani cezaevleri dolmuş, taşmış. Yetmemiş, yarım milyona yakın insan denetimli serbestlik kapsamında devletin takibinde.
Peki, bu neyin nesi? Yoksa yıllardır yanlış yönetilen bir sosyal politikanın iflası mı? Daha düne kadar "ileri demokrasi" vaat edenler, bugün neden yeni üniversitelerden çok yeni cezaevleri planlıyor? Neden okul sayısı değil, hapishane kapasitesi konuşuluyor? Neden çocuklarımızın geleceğini konuşmak yerine, mahkûmları nereye yerleştireceğimizi tartışıyoruz? 2002 yılında Türkiye'deki bütün cezaevlerinde yaklaşık 59 bin tutuklu ve hükümlü vardı. Bugün bu sayı 421 bini geçti. Yani yirmi üç yılda yaklaşık yedi kat artış... Şimdi hiç kimse çıkıp da bu tabloyu sadece nüfus artışıyla açıklamaya kalkmasın. Bu; yönetim anlayışının, eğitim politikalarının, ekonomik düzenin, adalet sisteminin ve toplumsal çözülmenin ortak sonucudur. Çünkü suç durup dururken çoğalmaz. Suç; adalet zayıfladığında çoğalır. Suç; eğitim çöktüğünde çoğalır. Suç; yoksulluk büyüdüğünde çoğalır. Suç; umudun yerini umutsuzluk aldığında çoğalır. Ve en önemlisi... Devlet, sebeplerle mücadele etmek yerine sonuçlarla uğraşmaya başladığında çoğalır.
Rakamlar ürkütücü... Dolandırıcılık artıyor. Uyuşturucu kullanımı artıyor. Uyuşturucu ticareti artıyor. Sahtecilik artıyor. Kasten yaralama artıyor. Cinayetler artıyor. Cinsel saldırılar artıyor. Bunlar sadece Emniyet'in ya da Adalet Bakanlığı'nın istatistikleri değildir. Bunlar bir toplumun ruh sağlığının bozulduğunu gösteren alarm sesleridir. Ama biz neyi tartışıyoruz? Kim kime ne dedi... Kim kimi alkışladı... Kim kimin önünde eğildi...
Asıl yangını görmeyelim diye gündem sürekli değiştiriliyor. Bir başka acı gerçek ise düşünce ve ifade özgürlüğü... Eleştirirseniz hedef oluyorsunuz. Soru sorarsanız suçlu ilan ediliyorsunuz. Yanlışa "yanlış" dediğinizde birileri rahatsız oluyor. Peki korkunun egemen olduğu yerde özgürlükten söz edilebilir mi? İnsanların konuşmaktan çekindiği bir ülkede demokrasi gerçekten yaşayabilir mi? Kalemlerin korktuğu yerde adalet nefes alabilir mi? Fikirlerin zincire vurulduğu bir ülkede bilim gelişebilir mi? Unutmayalım... Düşüneni hapse koyabilirsiniz. Ama düşünmeyi asla...
Bir de eğitim meselesi var... Bir milleti yükselten okullardır. Bir milleti çökerten ise cehalettir. Bugün çocuklarımız bilim konuşmak yerine sınav sistemini konuşuyor. Gençler gelecek planı yapmak yerine yurt dışına nasıl giderim hesabı yapıyor. Aileler çocuklarını okutmanın değil, hayatta tutmanın mücadelesini veriyor. Sonra da suç oranları neden artıyor diye şaşırıyoruz. Şaşırmayın... Toprağa buğday ekmeden hasat bekleyemeyeceğiniz gibi, eğitimi ihmal ederek huzurlu bir toplum da inşa edemezsiniz. Bir zamanlar "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller" hedefi konuşuluyordu. Bugün ise korkan, susan, sorgulamayan, itaat eden nesiller mi isteniyor? Yoksa ben mi yanılıyorum? Çünkü sorgulayan insanı sevmeyen yönetimler, düşünen toplumdan korkarlar.

Düşünen insan hesap sorar. Hesap soran toplum ise hiçbir yanlışın üzerini örtmez. Belki de asıl rahatsızlık budur. Bugün yeni cezaevlerine milyarlar ayrılıyor. Keşke aynı heyecan bilim merkezlerine gösterilseydi... Keşke aynı bütçeler kütüphanelere ayrılsaydı... Keşke aynı irade öğretmene, çiftçiye, üreticiye, sanayiciye ve gençlere gösterilseydi... O zaman belki bugün bu rakamları konuşmuyor olurduk.
Şimdi soruyorum... Bir ülke cezaevi inşa ederek mi büyür? Yoksa okul inşa ederek mi? Korkutarak mı güçlenir? Yoksa adalet dağıtarak mı? Susturarak mı ayakta kalır? Yoksa vatandaşına güvenerek mi? Bu soruların cevabını vermeden Türkiye'nin geleceğini konuşamayız. Çünkü mesele sadece dolup taşan cezaevleri değildir. Mesele, o cezaevlerini dolduran şartları kimin oluşturduğudur. Mesele, sebepleri ortadan kaldırmak yerine sonuçlarla övünen anlayıştır. Mesele, adaletin terazisinin herkese eşit tartıp tartmadığıdır. Ve mesele... Seksen beş milyonun geleceğidir.
Son sözüm şudur: Devletin büyüklüğü, yaptığı cezaevlerinin sayısıyla ölçülmez. Devletin büyüklüğü; adaletine güvenen insanıyla, özgürce konuşabilen aydınıyla, umutla yarına bakan genciyle ve suç işlemeye mecbur bırakılmayan vatandaşlarıyla ölçülür. Çünkü güçlü devlet; korkutan değil, güven veren devlettir.

Hadi Önal/ 5 Ağustos 2026/ Elazığ