Bir kış sabahı Hazar Gölü’nün kıyısından bakıldığında Hazarbaba, insanın içini açan bir güzellikle yükselir. Kar, dağın omuzlarına usulca serilmiş gibidir. Manzara kartpostallık, doğa cömerttir.

Ama o manzaranın ardında büyük bir eksiklik saklıdır:

Kalacak yer yoktur.

İşte Elazığ’ın turizmdeki en büyük yarası da tam buradadır.

Komşu Erzurum’da Palandöken yalnızca bir kayak merkezi değil; bir yaşam alanıdır. Otelleriyle, kafeleriyle, ışıklarıyla, gecesiyle gündüzüyle yaşayan bir turizm ekosistemi… İnsanlar gelir, kalır, harcar, döner. Şehir kazanır.

Hazarbaba’da ise kayak pistleri kadar soğuk bir gerçek vardır:

Misafirlerin geceyi geçireceği tek bir nitelikli tesis bile yoktur.

Günübirlik gelen gider.

Gelen de çoğu zaman gelmeden vazgeçer.

Turizm, sadece “kar yağdı” diye olmaz.

Turizm, insanın orada kalabilmesiyle olur.

Uyuyabilmesiyle, sabah o dağa yeniden uyanabilmesiyle olur.

Bir yerde otel yoksa, orası turizm değil seyirlik bir manzaradır.

Hazarbaba yıllardır işte bu yüzden eksik kalıyor.

Ne kadar kar yağarsa yağsın,

ne kadar pist yapılırsa yapılsın,

ne kadar fotoğraf çekilirse çekilsin…

Eğer insanlar o dağın eteğinde bir gece bile kalamıyorsa,

orası ekonomik olarak ölüdür.

Palandöken’de bugün otel fiyatları 12 bin liraya çıkıyorsa, bu yalnızca Erzurum’un başarısı değil; Elazığ’ın kuramadığı sistemin aynasıdır. Çünkü Erzurum da karı icat etmedi. Ama karın etrafına yaşam kurdu.

Biz ise Hazarbaba’ya sadece pist yaptık.

O pistlere hayat katacak otelleri, sosyal alanları, konaklama kültürünü kuramadık.

Sonra da “Neden kimse gelmiyor?” diye şaşırıyoruz.

Hazarbaba’nın kapalı olmasının ardındaki asıl fırtına,

dağın tepesinde değil;

yıllardır yapılmayan yatırımlarda kopuyor.

Bu şehir daha fazlasını hak ediyor.

Hazarbaba bir turizm kartı olabilirdi.

Ama elimizde hâlâ yalnızca bir manzara var.

Ve manzaralar, otelsiz şehirleri kurtarmaz.