Malum şu sıralar dünyada en çok konuşulan ülke lideri Donald Trump;
Birkaç gün önce, Sosyal medyayı takip eden insanları ikiye bölerek bazılarınca destek görmüş, bazılarınca laiklik ve dini sembolizm üzerinden yoğun eleştirilere neden olan olaya ev sahipliği yaptı Oval Ofis…
Donald Trump'ın "kutsama ayini" olarak bilinen dijital ve sosyal medyada geniş yankı bulan görüntüler, ABD Başkanı'nın Oval Ofis'te Evanjelist din adamlarıyla bir araya gelmesi ve din adamlarının sanki ruhani bir güçmüş gibi Trump’a dokunarak dua edilmesinden ibarettir.
Trump'ın 2017-2021 arasındaki ilk döneminde de benzer sahneler yaşanmıştı. Özellikle 2017 yılında çekilen ve çok konuşulan bir fotoğrafta, bir grup din adamı Oval Ofis'te Trump'a dokunarak dua ederken görülmüştü. Bu durum, ABD anayasasındaki "din ve devlet işlerinin ayrılığı" ilkesi üzerinden sıkça tartışma konusu olmuştur.Trump için yapılan bu toplu dualar, onun yönetim tarzının ve muhafazakar Hristiyan tabanıyla kurduğu stratejik/ruhani ortaklığın en belirgin simgelerinden biri haline gelmiştir.
Bu olay, bazılarınca modern siyaset ile dini kehanetlerin iç içe geçmesinin bir örneği olarak görülmüş /bazılarınca görülmemiş; Amerika'daki devasa seçmen bloğunu temsil eden Evanjelistlerin Trump'a desteğinin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Ülkenin dört bir yanından gelen din adamları, Donald Trump'ın etrafını sararak ve ellerini onun üzerine koyarak "kutsal dokunuş" yöntemiyle dua etmişlerdir.Bu ritüel, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri hareketliliğinin sürdüğü kritik bir dönemde gerçekleşmiş ve "savaş duası" olarak da nitelendirilmiştir. Trump'ın uzun süreli ruhani danışmanı olan Paula White-Cain, bu süreçte başrol oynamıştır. White-Cain, Trump'ın karşılaştığı hukuki süreçleri Hz. İsa'nın çilesine benzeterek büyük bir tartışma başlatmıştır.
Amerika’nın kendi içindeki "teopolitik" şovları bizim günlük hayatımızı doğrudan etkilemiyor elbette; Niye bunu anlattım peki…
Bu görüntülere Türkiye ev sahipliği yapsaydı ne olurdu acaba? Türkiye ölçeğinde böyle bir sahne, sadece bir fotoğraf karesi değil, ülkenin genetiğine dokunan bir sarsıntı yaratırdı heralde… Eğer Sayın Erdoğan, Saray'da dini liderlerin (Diyanet İşleri Başkanı vb.)ile bir "dua seremonisi" verseydi, yaşanacaklar şunlar olurdu heralde …
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı muhtemelen aynı gün inceleme başlatırdı. Muhalefet partileri Meclis’i acil toplantıya çağırır ve bu kareyi "Anayasa’ya darbe" olarak nitelendirirdi.
Bu fotoğraf, Türkiye tarihinin en büyük seçim propagandası malzemesine dönüşürdü. Bir taraf "Maneviyatın zaferi" derken, diğer taraf "Orta Çağ karanlığına dönüş" manşetleri atardı.
Eğer o karede bir cemaat lideri olsaydı, diğer cemaatler "Neden o?" diye kazan kaldırırdı.
Diyanet İşleri Başkanı o karede yer alsa "devletin dini memuru siyasi şova katıldı" denirdi; yer almasa "Diyanet devre dışı mı kaldı?" sorusu sorulurdu.
Dünya gündemine girer, sokaklarda hem destek hem de protesto gösterileri yapılması ihtimali doğardı.
.
.
.
Daha neler neler…
Trump’ın o sahnesi Batı medyasında "ilginç bir kültürel dindarlık" veya "muhafazakar seçmen stratejisi" olarak yumuşatılırken, Türkiye’de benzer bir kare yaşansaydı uluslararası manşetler muhtemelen şöyle olurdu:Batı medyası (CNN, BBC, NYT vb.), bu kareyi hemen "Türkiye laik köklerini tamamen terk etti" ve "Modern dünyadan kopuş" olarak servis ederdi. Trump yapınca "inançlı bir başkan" imajı çizilmeye çalışılırken, Erdoğan yapınca "Batı değerlerine sırtını dönmüş, radikalleşmiş bir lider" portresi çizilirdi.
Özetle: ABD’de bu olay "sıradan bir Evanjelik desteği" olarak görülüp geçiliyor ama Türkiye’de bu kare bir rejim krizine, bir hukuk savaşına ve toplumun geri kalanında derin bir travmaya yol açardı. Bizde siyaset "semboller" üzerinden yürüdüğü için, böyle bir sembol Türkiye'nin tüm fay hatlarını aynı anda tetiklerdi. Batı, kendi içindeki tuhaflıkları "renklilik" veya "kültür" olarak pazarlarken; benzer bir şeyi bizde gördüğünde bunu hemen "medeniyet kaybı" ve "barbarlık" olarak yaftalama eğiliminde olduğundan tarihte olduğu gibi BARBAR damgasını yine vururlardı bize. Bu da, maalesef uluslararası siyasetin en ikiyüzlü gerçeği….