Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, bir masal diyarında büyük taht oyunları varmış. Tahtı kazanmak için vaatler havalarda uçuşur, kimin tahta oturacağından bağımsız olarak bu kavga sürecinde kasa hep boşalırmış. Nihayetinde eski taht sahipleri güven tazeleyip kasayı yeniden doldurmayı başarmışlar; ancak geride büyük bir enkaz kalmış.
Ekonomi yönetimi, rasyonel zemine dönmek amacıyla direksiyonu sıkı para ve maliye politikasına kırdığından beri hepimiz aynı soruyu soruyoruz: "Neden etiketler hâlâ yukarı gidiyor?"
Artık karşımızda sadece matematiksel bir "maliyet temelli fiyatlama" yok. Onun yerine; belirsizliğin ve "yerine koyamama" korkusunun yönettiği, adına "beklenti enflasyonu" denilen bir canavar var.

Normal şartlarda bir işletmeci; girdi maliyetine operasyonel giderlerini ve makul kâr marjını ekleyerek fiyatını belirler. Ancak bugün bu formülün yerini hayalet bir değişken aldı: "Yarın kaça alırım?" korkusu.

Maliyet temelli fiyatlama, yerini tamamen "korku temelli fiyatlamaya" bıraktı. İşletmeci artık reel maliyetini değil, piyasadaki belirsizliği fiyatlıyor. Bu korku bir kez piyasaya hâkim olduğunda, fiyatlama davranışı ekonomik bir veri olmaktan çıkıp sosyolojik bir reflekse dönüşür. Tarlada 10 Lira olan ürünün sofraya gelene kadar 100 Liraya fırlamasını sadece mazot ve işçilikle açıklayamayız. Aradaki o devasa uçurum, yalnızca kontrolsüz bir kâr hırsı değil; aynı zamanda sistemin şeffaflığını yitirmesinin bir sonucudur. Artık fiyatlama, sadece bir "arz-talep" dengesi değil, ciddi bir "etik" meselesidir.

Merkez Bankası’nın uyguladığı sıkı para politikası, yangını söndürmek için kullanılan bir itfaiye aracı gibidir. Yangın söner ama bina hâlâ hasarlıdır. Şunu net bir şekilde görmeliyiz: Enflasyonu düşürmede Sanayi, Tarım, Ticaret ile Hazine ve Maliye bakanlıklarının birbiriyle sürekli haberleşen, senkronize politikalar yürütmesi hayati bir zorunluluktur. Eğer bir bakanlık üretimi teşvik ederken diğeri maliyeti artırıyor ya da biri denetim yaparken diğeri arz zincirini göz ardı ediyorsa, başarı gelmez. Sıkı para politikasının başarısı, ancak kamuda gerçek bir tasarruf ve bu bakanlıklar arası tam eşgüdümle desteklendiğinde kalıcı olabilir. Halkın kemer sıktığı bir dönemde kamu harcamalarında görülen artışlar, piyasaya "enflasyonun düşmeyeceği" sinyalini verir. Eğer maliye politikası, para politikasıyla aynı yöne bakmazsa, ödenen bu ağır bedel ne yazık ki sadece bir durgunluk (resesyon) olarak elimizde kalır.

Fiyatlamanın yeniden kontrol altına alınması için şu iki adımı kararlılıkla atmalıyız:
* Üretim ve Lojistik Planlaması: Özellikle gıda tarafında, tarladan rafa kadar uzanan zincir dijital ve şeffaf bir şekilde izlenmeli. "Aradaki fark nereye gidiyor?" sorusunun cevabı kamuoyuyla net bir şekilde paylaşılmalı.
* Psikolojik Çapa: Enflasyon sadece rakamla değil, güvenle düşer. Kamunun tasarrufu bir "vitrin süsü" değil, hayati bir zorunluluk haline gelmelidir.
Piyasadaki fiyatlama çılgınlığını bitirecek olan tek şey faiz oranları değildir. Asıl çözüm; yarının bugünden daha öngörülebilir olduğu bir güven ortamını inşa etmektir. Unutmayalım ki; etiketleri kontrol altına almanın yolu, önce beklentileri dizginlemekten geçer.

Hayırlı haftalar dilerim.