Ulu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, yüksek ahlaki değer ve niteliklere ve de fırsat eşitliği ve liyakate dayalı adil bir devlet yapısına sahipti. Bizim kuşakların gençlik ve çalışma yıllarında bazı istisnalar dışında Türkiye, bu ilkelere riayet eden, ülkenin ve toplumun çıkarlarını gözeten devlet adamları tarafından yönetilirdi. Kamu Kuruluşlarının üst düzey kadrolarına liyakat esaslı atamalar yapılırdı.
Bilindiği gibi çevremizdeki savaşla birlikte Türkiye’nin silahlanma ihtiyacı daha da arttı. Silaha ve silah sanayiine büyük kaynaklar ayrılmaya başlandığı belirtiliyor. Bu kapsamda kısa süre önce 33 yaşında, Rize Güneysulu bir kaymakam önce Milli Savunma Bakanlığı’na Tedarik Hizmetleri Genel Müdürü yapıldı sonra da Cumhurbaşkanı tarafından tümgeneral rütbesine atandı. Kendisine milyarlarca liralık bütçeler ve harcama kalemleri teslim edilecek. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri'nde, en alt rütbeden en üst rütbeye doğru kesin kurallarla belirlenmiş bir silsileye dayanan hiyerarşik bir yapı vardır. Bir subayın, tümgeneral rütbesine yükselmesinde, uzun yıllara dayalı yoğun bir mesleki tecrübe, kurmaylık ve Yüksek Askeri Şura tarafından onaylanan üstün başarı kriterleri aranır. Harp Okulu mezunu bir subayın Tümgeneral olabilmesi için 30 yıl TSK’da emek vermesi gerektiği vurgulanıyor.
Ulaşabildiğim kaynaklarda, 2003 yılına kadar Türk ordusunun dünyada güçlü orduya sahip ülkeler arasında 8’inci, 9’uncu sıralarda iken günümüzde dünya devletleri arasında 10. Noto ülkeleri sıralamasında 4. sırada olduğu belirtiliyor. Bilindiği gibi 2003 yılında mevcut iktidarın desteklediği, FETO yapılanması tarafından Balyoz harekâtı yapılmış, 300'den fazla general, amiral, subay ve astsubaya hapis cezası verilmişti. Daha sonra Türk ordusuna zarar veren bu harekâtın aslında kumpas olduğu anlaşılmış, 2010 yılında beraatla sonuçlanmıştı.
Ne var ki 2016 yılından itibaren mevcut iktidar, TSK'nın hiyerarşik yapısına müdahale etmeye başladı. 2016'daki FETÖ darbesi ve Partili Cumhurbaşkanlığının ardından yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile TSK'nın hiyerarşik yapısı sivil yönetim lehine baştan aşağı değiştirildi. Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Genelkurmay Başkanı'nın yetkileri sınırlandırıldı, Yüksek Askeri Şura'da sivil üyelerin sayısı artırıldı. Askeri mahkemeler ve hastaneler kaldırıldı. Yani artık Cumhurbaşkanı Türk Silahlı Kuvvetlerine her konuda doğrudan müdahale etmektedir.
Ne yazık ki Türkiye’de 24 yıllık mevcut iktidar dönemimde, TSK’ya ve diğer kamu kuruluşlarına yapılan atamalarda, “işi ehline vermek”, “işi layıkıyla yapmak” ve “işin hakkını vermek” gibi anlamlı içeriğe sahip önemli, adil ve ahlaki bir değer olan liyakat yeterince dikkate alınmıyor. Son yıllarda politik hırslar, politize olmuş kadrolar yarattı. Liyakat dışı atamalar ve çok yüksek ve de birden fazla maaş alan bürokratların sayısı arttıkça arttı. Kamu kuruluşlarına bilgiye, yeteneğe ve tecrübeye bakmadan eş-dost atamaları aldı başını gitti. Türkiye’de normal şartlarda hiç gelemeyecekleri makamları yandaşlıkla işgal ederek güç ve büyük kazançlar elde eden bir kesim oluştu. Saray’da siyasi çıkarlar doğrultusunda yeni kurullar, yeni kadrolar ihdas etmek, eski siyasetçilere yüksek ödemeler yapmak sıradanlaştırıldı. Liyakate bakmadan, yurt dışına yandaş partililer büyükelçi yapıldığı gibi lisan bilmeyen ateşeler dahi atandı.
Oysa sadakat liyakatin önüne geçerse o sistem devletin çöküşüne neden olur. Çağdaş hiçbir ülke liyakatsiz kadrolarla idare edilemez. Devletlerin ve toplumların çöküş alametleri arasında adil ve ahlaki bir değer olan liyakatin gözetilmemesi, önemli bir yere ve etkiye sahiptir. Liyakat, hak ve adalet kavramlarının tamamlayıcısı olarak işe uygunluk, yeterlilik ve yetenek esaslı atamaları ifade eder. Dolayısıyla liyakat özellikle kamu yönetiminde adalet, eşitlik ve güvenilirlik için önemli ve gereklidir.
Asırlar önce Konfüçyüs, “ Yönetim liyakate dayanmıyorsa, orada ne düzen olur ne de huzur” demiştir… Hz Muhammed’in ise, "İş ehline verilmezse kıyameti bekle" dediği belirtilmektedir…