Demokrasi, özgür seçimler, hukukun üstünlüğü, hak ve özgürlükler, çoğulculuk ve eşit katılım ilkelerine dayanan bir yönetim sistemidir.
Demokrasilerde toplumun farklı kesimlerinin temsil edildiği, halkın iradesini yansıtan parlamento, kanun yapmak, yürütmeyi denetlemek, bütçeyi onaylamak ve denetlemek görevlerini yerine getirir.
Tarihi Antik Çağ’a kadar uzanan demokrasi, İngiltere’de imzalanan Magna Carta, Fransız İhtilali, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi gibi dönemeçlerden sonra bir kısım ülkelerde yönetim sistemi olarak benimsenmiştir.
Türkiye'de ise demokrasi, 1808 Sened-i İttifak ve 1876 Kanun-i Esasi ile Osmanlı Devleti döneminde başlamıştır. 1923’te Cumhuriyet'in ilanı ile demokrasiye geçilmiştir. Türk demokrasisi, 1946'da çok partili hayata geçişle birlikte aşama kaydetmiştir. Daha sonra devletin yönetim sistemi zaman zaman kesintilere uğrasa da Atatürk devrimleri, kadın hakları, hukuk sistemi reformları ve seçimler süreklilik kazanmış, demokrasi kökleşmiştir. Gelinen noktada Türk toplumunun çoğunluğu demokrasiyi bilinçli şekilde özümsemiştir.
Ne yazık ki Türkiye demokrasisinde, son 24 yıllık yönetim sürecinde, hukukun üstünlüğü, hak ve özgürlükler ve de seçim güvenirliği gibi değerler yara aldı. Ayrıca Partili Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile birlikte parlamento, hükümeti güvensizlik oyuyla düşürme veya bakanları sorgulama yetkilerini yitirdi. Partili Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi ile yönetilen bu düzende, güçler ayrılığının ihlal edilmesi neticesinde, demokrasinin öncelikli değerleri olan hak, hukuk ve adalet sistemi siyasallaştı. Mevcut yönetim, iktidarını korumak için yargı, bürokrasi ve medya üzerindeki gücünü muhalefete karşı kullanmayı yeğledi. Yargı ve yandaş medya haklının değil, güçlünün yanında yer almaya başladı. Cumhurbaşkanı, iktidara geldiğinden beri konuşmalarında halkı kutuplaştırıcı dil kullanmaktan vazgeçmedi. Eğitim sisteminde bilim ve fen değil, ideolojik ve dinsel dönüşümler esas alındı. Gerçeklerden ve doğrulardan yana olan medya kontrol altına alındı, muhalefet susturulmaya çalışıldı. Dinsel semboller, söylevler ve mekânlarla seçmenlerin sadakati pekiştirilmeye çalışıldı. Seçmenlerin, kendi iktidarlarını zorunlu bir tercih olarak algılamasını sağlayıcı konuşmalar yapıldı.
Netice olarak tek adam yönetimi, giderek katı ve otoriter bir yapıya dönüşmeye başladı. Çoğulculuk esasına dayalı sistem, yerini, gücün tek elde toplandığı, hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, baskıcı bir yapıya bıraktı.
Öte yandan demokrasi ile yönetilen bazı diğer ülkelerde de seçimle gelen liderlerin, iktidarlarını kalıcı kılmak için her türlü baskıcı ve otoriter kararları aldıkları bilinmektedir. Örneğin, seçimle başa gelen Maduro’nun ülkesi Venezüella’ya bakalım: Maduro başa geldikten sonra yargıyı, yasamayı, yürütmeyi, yüksek seçim kurulunu, orduyu, emniyeti ve diğer tüm kamu kurumlarını kendisine bağladığı gibi anayasa üyelerini de kendisi atamaya başladı. Kendisine methiyeler dizen yandaş medya oluşturdu, bağımsız medyayı, muhalefeti ve iş dünyasını tamamen susturdu. Kendisini her konuda yetkili kılan yasalar çıkardı. Petrol ve madenler konusunda tek yetkili oldu. Atadığı liyakatsiz kadroların yönetiminde Venezuela ekonomisi dibe vurdu, hırsızlık, gasp, soygun, yolsuzluk, yozlaşma ve kayırmacılık had safhaya çıktı. Sağlık ve eğitim sistemi çöktü, su ve elektrik kesintileri başladı. Neticede saldırgan ABD Başkanı Trump, ABD güçlerine Venezuela’da düzenlettiği hava saldırılarının ardından, Aralık 2026’da Nikolas Maduro esir alınarak ABD’ye getirildi. Velhasıl halkın refahını göz ardı eden katı ve otoriter yönetim, Maduro’nun sonu oldu…
İkinci örnek ülke olarak Macaristan’a bakalım. Macaristan’ı 16 yıldır yöneten bir Başbakan’ı vardı, Viktor Orban. Orban başa geldikten sonra Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirerek uzun süreli görevli önemli koltuklara, iktidara yakın isimler atadı, pek çok hâkim sistem dışına itildi. Kendisine geleceği garantili iktidar alanı yarattı. Seçim sistemini değiştirdi. Oyların sandalyeye dönüşümünün işleyişi, kendi partisi lehine olan bir sisteme kavuşturuldu. İktidarın başarılı gösterilmesi için medya tarafından gelişmiş sistemler kullanıldı. Bağımsız medya kuruluşlarının reklam alması zorlaştırıldı, kamu reklamları hükümete yakın medyaya yönlendirildi. Devlet ihaleleri ve teşvikler belirli iş çevrelerine verildi.
Bu arada ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, seçim sürecinde Orban’a açık destek veren liderler arasındaydı.
Ancak bütün bunlara rağmen Macar toplumu, Orban’ın, eşitliğin ve adaletin olmadığı faaliyetlerine, çalışmalarına, eylemlerine ve uygulamalarına “Hayır” dedi.
Macaristan halkı, Orban’a ve destekçilerine iyi bir ders verdi. Orban seçimi kaybetti!