Kara trenin dar koridorlarında başlayan yolculuklar, gençliğimin ilk yıllarından itibaren hafızamdan hiç eksik olmadı. Merak, heyecan ve endişe birleşip bir hatıralar hazinesi meydana getirdi.

Her vagon, zamanın içine sıkışmış ayrı bir hikâyeydi: kırmızı kadife koltuklarda uyuklayan yolcular arasında el örgüsü şallarına sarınmış anneler, camdan dışarı bakan kimi düşünceli, kimi meraklı yolcular... Tren, kısa mesafelerde bile ömre bedeldi; bitmesini hiç istemezdim. Lise birinci sınıfın telaşıyla iki şehir arasında gidip gelirken her sefer önüme yeni bir hikâye kitabının ilk sayfası gibi açılırdı.

Bohçalarına hayatlarını sığdırmış köylüler…
Avuçlarında tuttukları belgelerle telaşlı bir şekilde bir yerlere yetişmeye çalışan memurlar…
Gözlerinin içi sönmüş, elleri zincirli, endişeli bakışlı başı eğik mahkûmlar… Jandarmaların arasında ağır ağır yürürken kendisine bakan meraklı bakışlardan mı yoksa ellerine vurulan demirlerden mi kurtulmak istediğini anlamak zor değildi.

Erken gençlik gözlerimle görüp tam anlamlandıramadığım her şey, şimdi içimde bir yerde sessizce yerini buluyor. Pencerelerden sarkan başlar, rüzgârın savurduğu saçlar, raylar üzerinde ilerleyen tekerleklerin çıkardığı sesler… Hepsi, rüzgârla birleşen bir melodinin birbirini tamamlayan notaları gibiydi. O sesleri hâlâ kulaklarımda duyabiliyor olmak, her ne kadar garip gelse de bana büyük bir sevinç veriyor.

İlk gençlik yıllarında yolculuk sonunda anlatacak hikâyeler biriktirmek ve istasyonda bekleyenlere onları aktarmak ayrı bir heyecandı. Gördüklerimi zihnimde toplar, anlatma zamanı geldiğinde kendimden de bir şeyler katarak paylaşırdım. Bu, bana tarifsiz bir sevinç verirdi.

Uzak ya da yakın diyarlara ulaşmanın güvenli yolu olarak demir rayların büyük bir şans olduğunu söylemek zor değildir. Tren yokken yapılan yolculuklar elbette daha heyecanlı ve daha zorluydu. Ancak herkes kendi zamanının imkânlarıyla yol alır; yolculuklar da çağının şartları içinde anlam kazanır.

Trenin uğultusu yalnızca demir raylarla tekerlek arasında değil, yürekle zaman arasında da yankılanırdı. Bu demir yolda en çok türkü, en çok ağıt, en çok hikâye trenler için yazıldı. “Kara tren” dedik ona; renginden bir mana çıkararak ağıtlar bile yakıldı. Sesi kimi zaman hüzün, dumanı hatıraydı. Bazen yalnızlığın raylara kazınmış şekli, bazen de sevdalıları ayıran ya da kavuşturan hikâyelerin sessiz aracıydı.

Sonra uzun bir yolculukla, bir grup arkadaşımla birlikte hepimiz için hayal ötesi bir şehir olan İstanbul’a uzandık. Gönlümüzde taşıdığımız duygularla hayaller arasında gidip geliyorduk. Önce şaşkınlık, ardından endişe… Şehrin kalabalığı içinde bu duygular kısa sürede vapur dumanlarına karışıp kayboldu. Kendimizi İstanbul’un akışına bıraktık.

Yolculuk boyunca her tıkırtıda, her tünele girişte ve her istasyonda başlarımızı pencereden uzatır; meraklı bakışlarla etrafı seyrederdik. Gördüklerimize anlamlar yükler, tren hızlanınca içeri çekilir; yüzlerimizin aldığı ifadeyi birbirimize bakarak anlatırdık. Baştan sona merakla örülmüş bir yolculuktu bu.

Arkamızda bıraktıklarımızı pek düşünmemiştik. Trenin aldığı yol ve yolcular merakımızı daha çok cezbediyordu. Geçmiş geride kalıyor, bilinmeyene doğru savruluyorduk. Yolculuk iki gece bir gün sürdü; ama ruhumda yıllarca silinmeyecek izler bıraktı.

Üçüncü sınıf vagonlarda cam kenarını kapmak küçük bir özgürlük mücadelesiydi. Gündüzleri tarlalar, dağlar, köyler penceremizin önünden bir şiir gibi akardı. Tekerleklerin raylara vuruşu kulağımızda ritmik bir ezgiye dönüşürdü. Tren hızlandıkça biz de hayallerimize yetişir gibi olurduk. Merak, şaşkınlık, belirsizlik… Hiçbiri korkutucu değildi. Yol boyunca kimimiz mühendis, kimimiz öğretmen, kimimiz doktor olmayı düşlerdik.

Bazen uzak bir tarladan fırlayıp trenin yanına koşan bir çoban köpeğinin inatçı bakışları kaldı aklımda.
Kıraç köylerin kenarından geçerken seyrek ağaçların yeşilliği, nazlı bir parmağı süsleyen zümrüt taşlarını andırırdı.

Şimdi modern evlerin duvarlarını süsleyen tablolar arasında, kara treni ve uçsuz bucaksız bozkırın ortasında asaletle duran o yalnız yeşil ağacı hayal etmek bile ruhumda derin dalgalanmalar uyandırıyor.

Kitap açmak çoğu zaman gereksizdi; çünkü Anadolu’nun kendisi başlı başına bir kitaptı. Her istasyon başka bir hikâyenin kapağıydı. Savaş görmüş taş hanlar, kıtlık yaşamış kervansaraylar, suskun köy meydanları… Sadece bakarak bile ciltler dolusu hikâye okuyabilirdiniz.

Tren her istasyonda durduğunda aşağı atlar, hareket memurunun keskin düdüğüyle başlayan kısa telaşa karışırdık. Belki de gençliğimizin en güzel oyunu buydu: az zamanda çok şey yaşamak.

Gece olunca dünya bambaşka bir sahneye dönüşürdü. Karanlık, sonsuz bir kadife gibi trenin etrafını sarar; dışarısı ruhun üzerine kapanan ağır bir demir kapıya benzerdi. Derken uzaklarda bir şehir ışığı belirirdi.

Yan yana oturduğumuz her yolcu, sessiz fısıltılarla bir hikâyeye dönüşür; bizi kendi hikâyemizden çıkarıp başka hayallerin içine bırakırdı. Yol bitse bile bazı yüzler, bazı sesler hep bizimle kaldı.

Belki trenler artık daha hızlı. Ama hız, hatıraları değil, yalnızca mesafeyi kısaltır. Çünkü asıl yolculuk rayların üzerinde değil, hatıraların içinde yapılır.

İstanbul’a dek aynı kompartımanda değişen yolcular, farklı hayatların sayfalarını açar; hikâyeler durmaksızın yenilenirdi. Her yeni yüz, trenin sarsıntıları arasında saklı bir romanın başkahramanı olur; kısa yolculuklarda bile hayatın renklerinden birisini önünüze sererdi.

O yolculuklar yalnızca mekânlar arasında değil, zamanlar ve hayatlar arasında da bir geçişti. Her kilometre içimizde bir şeyi büyütürdü. Haydarpaşa’ya vardığımızda yalnızca bir istasyona değil, bambaşka bir dünyaya inmiş gibiydik. Denizin kokusu, martı çığlıkları, uzakta beliren siluetler… Şehir değil, bir masal karşılamıştı bizi.

Zaman hızlandıkça yolculuğun anlamı da değişiyor. Trenler artık çoğu kişi için yalnızca bir ulaşım aracı. Oysa geçmişte tren, hasrete kavuşmak için koridorun penceresinden uzaklara bakarak düşünmek demekti. Eski vagonların koridorlarında dolaşılır, camdan dışarı yaslanılır, insan kendi içine dönerdi. Bugünkü trenler ise sizi koltuğa bağlar; yolculuk, yalnızca bir yere varma hâline dönüşür.

Elinize telefonu ya da bilgisayarı alıp bir de kulaklığınızı taktığınızda, kimseyle tek kelime etmeden yolculuğu tamamlıyorsunuz. Geriye çoğu zaman anlamlı bir iz kalmadığını fark ediyorsunuz. Sadece varmak istediğiniz yere daha erken ulaşmış oluyorsunuz. Hızın sonu nereye varacak? Günün birinde insanlar ışınlanırsa yolculuğun ne anlamı kalacak? Bunu merak etmemek mümkün değil.

Rayların tıkırtısı eşliğinde geçen uzun yolculukların değerini, hız arttıkça daha iyi anlıyoruz. YHT’de dışarıyı izlemek belki mümkün; ama o eski his geri gelmiyor. Manzara aynı kalsa da içimizdeki zaman farklı akıyor. Sessizlik düzenli ve konforlu; fakat insan bazen o eski sarsıntıların içindeki hakikati özlüyor. Çünkü küçük rahatsızlıklar, yolculuğun varlığını hissettirirdi.

Eskiden yolculuk biraz da beklemekti. Vardığımız yere değil, yolun kendisine anlam yüklerdik. İstasyonda verilen mola, sepetiyle geçen simitçi, raylara düşen güneş ışığı, ayaküstü edilen sohbetler… Hepsi yolculuğun ruhuydu. Şimdi her şey sistemli, planlı ve dakik.

Çağ bizi hızın içine çekiyor. Herkes bir yere çabuk ulaşmak istiyor; ama vardığında gerçekten varmış mı, orası meçhul. Eski trenlerde zaman uzar, düşünceler kıvrılır, sohbetler derinleşirdi. Şimdiyse çoğu yolcu kulaklıklarıyla kendi içine gömülmüş; kimse camdan dışarı bakmıyor.

Eskiden tren garları insan kalabalığıyla doluydu. Şimdi çoğu durakta sizi beton ve sessizlik karşılıyor. Oysa Haydarpaşa Garı, İstanbul’un gerçek giriş kapısıydı: martılar, simitçiler, vapur düdükleri… Şimdi tren sizi Söğütlüçeşme’de indiriyor. Hâlâ İstanbul sınırları içindesiniz belki; ama şehrin kalbine değmiş sayılmıyorsunuz. Sanki hiçbir yere tam varamıyoruz artık; her şey bir geçiş hâlinde.