Sadece ekonomik bir kriz yaşamıyoruz aynı zamanda ciddi bir ahlaki kriz yaşıyoruz. Sorunları sadece sistemlerde aramak problemleri çözmeye yetmez. Çünkü yasalar ne kadar iyi olursa olsun esas olan onları uygulayacak olanların ahlaki yapıları, ideolojik görüşleridir. Dünyanın en demokratik anayasası bir despotun elinde bir dikta anayasasına dönüşebilir. Yasalar hangi sınırları çizerlerse çizsinler onları arkadan dolanmak, çıkar amaçlı yorumlamak mümkündür.

Kuzey Kore anayasası bugün dünyanın en demokratik en özgürlükçü yasalarından biridir. Ama Kuzey Kore aynı zamanda dünyanın en baskıcı, en yasakçı ülkelerinden biridir. Yasalar kadar önemli olan onları kullanma şeklimizdir.

Demokrasi hem insanların farklılıklarını koruyarak huzur içinde yaşadığı bir sistem olabilir, hem de bir diktatörün elinde -özgürlüklerden- yararlanarak onu yok etmenin, bir dikta rejimi kurmanın zemini olabilir. Onun için ülkenin yönetimine talip olanların -insan unsurunu- önemini ıskalamamaları, çözüm planlarına insanı da dahil etmeleri gerekir.

Yani dönüp dolaşıp ahlak meselesine geliyoruz. Ahlakı yoksa bir insanın onun şu veya bu dine mensubiyetinin devlet hayatı açısından çok büyük önemi yoktur. İşte İslam liyakat derken bunu kasteder. Sadece bir işe ehil olmak yetmez, ahlaki ehliyet de gerekir.  Şu son yıllarda milletçe yaşadıklarımız bu gerçeğin karinesidir. Dinin hırsızlığı, rüşveti, kul hakkı yemeyi yasaklaması başka şeydir, insanların ona uyması başka şeydir. İcapları yerine getirilmedikten sonra bir dine mensubiyetin ne anlamı kalır? Daha kötüsü iyiyi kötüye, doğruyu yanlışa, hakkı batıla alet etmektir. Bugün her türlü yanlışın, yolsuzluğun dinin arkasına saklanarak yapılması bu değil midir? Hırsıza hırsız dediğiniz zaman çığlığı basıyor, ben Müslümanım ondan saldırıyorlar diyor. Tıpkı HDP’nin yaptığı gibi. HDP’de kendine yönelik her eleştiriyi etnikleştirerek bize değil Kürtlere saldırıyorlar diyerek Kürtleri kışkırtıyor. Bir taraf İslam’ı öbür taraf Kürtleri sömürüyor. Yolsuzlukta, rüşvette suçüstü yakalananlar bile hemen din örtüsüne bürünüyor. Bana saldırmak dine saldırmaktır diyor. Bu çürümenin, yozlaşmanın en dip şeklidir. Ne yazık ki bu ülkenin insan malzemesinin durumu budur. Daha geçen gün her gün bir uyuşturucu baronu ile resmi çıkan bir bakan -biz ayet-el Kürsi çocuklarıyız- dedi. Dinimizin bu kadar hoyratça, bu kadar insafsızca kullanılması –dinine şüphe ile bakan- nesillerin yetişmesine neden oluyor.

Lord Acton, asırlar önce, ‘’Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır,” demişti. Bugün onun örneklerini, misallerini birebir yaşıyoruz. Din-İman diyerek iktidara gelenlerin gücü ele geçirince nasıl zalimleştiklerini, nasıl hiçbir ahlaki ve hukuki sınır tanımadıklarını yaşayarak görüyoruz. Hangi tarihte bu kadar geniş, bu kadar yaygın bir yozlaşma vardı? İktidarlar geldi geçti ama kimse bu kadar pervasız, bu kadar ölçüsüz bu kadar cüretkâr davranmadı. Yasaların bile daha rahat çalmak, daha kolay soymak için çıkarıldığı bir ülkede artık söylenecek söz kalmamıştır.

Bir ülkede iki yüz defa Devlet İhale Kanunu niçin değiştirilir?

Bir ülkede büyük ihaleler niçin hep aynı firmalara, müteahhitlere verilir? Bu, ihale alanlarla verenler arasında bir çıkar ilişkisi olduğunu gösterir. Ceza kanununda şu yazıyor, bu yazıyor ne önemi var? Mahkemeler bile buna göre tanzim edilmiş, orada bütün taşlar bağlanmış, bütün köpekler serbest bırakılmışsa kim kimden hesap sorabilir?

 Hülasa, bugün yaşadığımız kriz aynı zamanda bir ahlak krizidir. Yasaları yolsuzluğa, arsızlığa engel olacak hale getirmek kadar insanımızı değerlerimiz içinde tutacak bir ahlaki seviyeye ulaştırmak da şarttır. Bunu yapacak olan -ahlak mayalayan- sivil toplum örgütleridir. Ne yazık ki onlar bile o kadar siyasallaştılar ki ahlaksızlığa dava kılıfı giydirecek bir noktaya geldiler. Milletçe çürüdük, milletçe düzelmedikçe bu yolsuzluk, haksızlık düzeni devam eder. İçimizde sesini yükselten birkaç serdengeçti de susturulunca yolsuzluk siyasetin tabii bir parçası, gereği haline gelir.