Modern dünyaya kafayı takmışken, hızın uğultusu içinde kaybolduğumu hissettiğim bir anda, kendimi bu satırların arasında buldum. Bir epifani yaşayarak, hayatın merkezine kendimi koyduğumu sandığım bir an, aslında hızın tam ortasında savrulduğumu fark ettim. Hızın merkezinde olmak, sandığım gibi güç değil; bilakis, kendi iç sesimi duyamayacak kadar gürültünün içinde kalmak demekmiş meğer.En muzdarip olduğum konunun bu olduğunun aydınlanmasını yaşamak ve tam da şu an…

Takvimlerin yaprakları değil, saniyelerin nabzı düşüyor artık; zaman ölçülmüyor, tüketiliyor. Ekranların soğuk ışığında gün doğuyor, bildirim sesleriyle gece kapanıyor. Her şey daha hızlı: yollar, kararlar, ilişkiler, hatta düşünceler. Oysa hız arttıkça mesafe kısalmıyor; insanın kendine olan uzaklığı büyüyor. İşte tam da bu telaşın ortasında, modern dünyanın vaat ettiği konfor ile dayattığı acele arasında sıkışmış ruhumun izini sürmeye başladığımı hissettiğimde işte o hepimizin bildiği TAVŞAN ve KAPLUMBAĞA hikayesi geliyor aklıma… Tavşan ile kaplumbağanın o kadim hikâyesi, çocukluğumuzun en tanıdık masallarından biri olarak hafızamıza kazınan; neredeyse hepimizin o yarışın tozlu yolunda büyüdüğü hikaye... O zamanlar basit bir öğüt gibi gelirdi: “Acele eden kaybeder, sabreden kazanır.” Oysa yıllar geçip de hayatın kendi yarış parkuruna çıktığımızda, hikâyenin asıl manasının ne kadar derin olduğunu fark ederiz hepimiz. Tavşanın özgüveniyle savrulan hızında kendimizi, kaplumbağanın sarsılmaz istikrarında ise özlediğimiz sebatı görürüz. Meğer çocukken dinlediğimiz o masal, yalnızca bir fabl değil; zamanla yarışan modern insanın aynasıymış.Tavşan ve kaplumbağa hikâyesi insanın zamanla, başarıyla ve benliğiyle kurduğu ilişkinin alegorisiymiş aslında…

Bu kadim anlatıdan anlıyoruz ki…

Koşan Kaybeder, Yürüyen Kalır

Tavşan koşar çünkü kendinden emindir.Hızına, çevikliğine, alkışlanmış üstünlüğüne… Kaplumbağa yürür; çünkü başka bir seçeneği yoktur. İşte hikâyenin asıl kırılması tam burada başlar: Tavşan seçer, kaplumbağa razı olur. Ama bu rıza, bir teslimiyet değil; farkında olunmayan bir bilgeliktir.

Tavşan için yarış bir gösteridir. Kendini ispat etme ihtiyacıyla doludur. Hız, onun kimliğidir; durursa çökeceğini sanır. Bu yüzden koşar. Fakat koşarken bakmaz. Bakmadığı için de kendini görmez. Tavşanın en büyük kusuru tembellik değil; kendini mutlak sanmasıdır.

Kaplumbağa ise iddiasızdır. Kimseye meydan okumaz. Alkış beklemez. Yavaşlığını inkâr etmeye çalışmaz. Kendi ritmiyle yürür. Bu yüzden durduğunda bile yolun içindedir. Çünkü kaplumbağa için yarış, bir varış meselesi değil; istikrarın ahlâkıdır.

Masal burada bir çocuk hikâyesi olmaktan çıkar. Tavşan, modern insanın ta kendisidir:Hızla yaşar, hızla tüketir, hızla sıkılır. Başarıyı çabuklukla, değeri görünürlükle karıştırır. Yorulduğunda mola verir ama yönünü sorgulamaz. Uykusu bile aceledir.

Kaplumbağa ise zamanla barışık olandır. Yavaşlığı bir kusur değil, koruyucu bir kabuk gibi taşır. Acele etmez; çünkü acele edenin çoğu zaman geç kaldığını bilir. Her adımda kaybettiği tek şey zamandır, kazandığı ise istikrardır.

Tavşan uyur çünkü kazanacağından emindir. Kaplumbağa durmaz; çünkü kaybedecek vakti yoktur.

İşte hayatın ironisi tam da burada gizli değil mi? En emin olanlar durur, en zayıf görünenler yürümeye devam eder.

Bu hikâye sadece “Yavaş olan kazanır.” ı bize öğretmez ,asıl öğrettiği şudur ki; Kendini garanti sananlar gevşer, yolun ağırlığını bilenler ciddileşir.

Günümüz dünyası tavşanlar üretir. Hızlı kariyerler, hızlı ilişkiler, hızlı kararlar… Sonra bir yorgunluk. Bir boşluk. Bir anlam kaybı. Çünkü hız, insanı öne değil; yüzeye taşır.

Kaplumbağa ise derine gider. Geç varır ama vardığı yer dağılmaz. İnşa ettiği şey geçici değildir. O yüzden kazandığında kimse şaşırmaz; sadece geç fark eder.

Belki de bu yüzden masal hâlâ anlatılır. Çünkü hepimiz içten içe biliriz ki;Hayat bir sprint değil.

Ve çoğu zaman kazanan, ilk gelen değil; yolda kalmayandır.

Hepimiz anlıyoruz ki; HIZLI OLAN HER ZAMAN KAZANMAZ , SABIR VE AZİM İSE EN UZAK HEDEFLERİ YAKIN EDER .