Aziz Ağabeyim Mehmet Ali TALAYHAN’ın kitabının adıdır, “Kayıp Şehir Harput”.
Bu kitap, okuyucusunun rahatsız olmamasını, yorulmamasını sağlayan akıcı ve sürükleyici; tasvirleri ve fikirlerin şiir gibi işlenmesiyle başarılı bir tarihȋ roman aslında.
TALAYHAN Hoca tarihçiliğini konuştururken, olgular ve olayların; tarihȋ eserlerin içine giriyor ve ȃdeta onların hissiyatını bir şair edasıyla dillendiriyor.
Böyle bir kitap yazmak için bilgi ve metin kurma ustalığı yanında; şairane bir uslupla psişik akış gerçekleştirebilmek için duygu gerekir.
Bu duygu doğup büyüdüğü memlekete olan sevdadan ötedir.
Bu duygu Türklük gurur ve şuuru; İslȃm ahlȃk ve fazileti ile yoğrulmuş, bu uğurda mücadele vermiş ve hayatını bu yola adamış bir ȃrifin duygusudur.
TALAYHAN Hoca, bu duyguyla “Şehrin Taşa Kazınmış Hafızası”, “Harput Kalesi”, “Artuklular ve Ulu Cami”, “Alacalı Cami”, Sare Camii ve Bir Anne Duasının Taşa Sinen Hikȃyesi”, “Harput’un Sıcak Avlusu- Ağa Camii”, “İrfan Sofrasının Çıraları Şairler”, “Harput Ağzı”, “Harput’ta Çeşme Medeniyeti”, “Harput Çıraları”, “Işığını Gönüllerden Alan İrfan Dağı”, “Harput’un Babaları”, “Harput Mutfağı”, “Harput ve Deliler” ve “Harput’a Hoyrat” gibi başlıkları gönlüyle işleyerek, ȃdeta, okuyucuyu teslim alıyor.
TALAYHAN Hoca; “Harput, sadece bir coğrafyanın adı değil; kelimelerin yurt bildiği, gönüllerin ezgiyle soluk aldığı, mısraların taşlara sinip zamanla konuştuğu kadim bir beldedir.
Bu topraklarda yetişen her şair, Harput’un taşına, suyuna ezgisine bulaşmadan kalem tutmaz. Çünkü burası, kelimenin kanatlanarak semaya yükseldiği; irfan sofralarında sözün kemȃle erdiği bir yerdir. Harput şairleri yalnızca şiir söyleyen kimseler değil; gönlünü irfanla yoğurmuş, sözüyle toplumu mayalamış hakikat yolcularıdır. Onlar bir yandan aşkın ince sızısını dizelere işlerken, diğer yandan halkın dertlerini, sevinçlerini, sükûtlarını, nakış nakış şiire dökmüşlerdir.” ifadeleriyle Harput kültürüne olan vukufiyetini ortaya koyuyor aslında.
Ayrıca; …Harput’ta, Sanki her taş, kendisine dokunan gözlerden, yeniden okunmayı bekleyen bir kitap gibi ses vermektedir…
…Ve işte o ses, çağlar öncesinden bugüne ulaşan bir davet gibidir. İnsan, o daveti duyduğunda, geçmişin gömülmediğini anlar. Aksine, taşların arasından hâlâ nefes alan, derinlerde saklanan bir hayatın varlığını hisseder. Harput’un kayıp şehri, belki de asıl gücünü bu görünmez nefeste, bu sessiz çağrıda bulur. Onu işitenler için Harput artık sadece bir coğrafya değildir; yitirilmiş ile yeniden hatırlanan arasında salınan kadim bir sırdır…
…Ve hâlâ derler ki: Harput’un taşları göçerse, sadece bir kale yıkılmaz; bir hafıza da düşer toprağa. Bu yüzden Harput halkı kaleyi ziyarete gitmez, ziyaret eder…” diyerek taşların atomlarının çekirdeği etrafında dönen proton ve nötronların dansını ve müziğini dillendirmektedir.
“…Ulu Cami’nin minaresi eğik durur, yıllardır öyle. Kimi bu eğikliği zemine bağlar, kimi yorgun toprağa. Ama bir başka bakışa göre bu minare, göğe değil yere doğru meyletmiş bir yastır. Bir hicrandır. Belki de caminin minaresi değil, bir devrin onuru eğilmiş, hüzünle boynunu bükmüştür…diyerek, eğri minareli “Ulu Cami”nin durumunu bambaşka bir yaklaşımla değerlendiriyor.
“…Harput’un taşlarında, yamaçlarında ve serin rüzgârlarında eğer bir annenin duası geziniyorsa, o hiç şüphesiz Sara Hatun’a aittir…Harput’un bağrına bıraktığı en büyük hatıra, onun adını taşıyan bir mescittir: Sara Hatun Camii...” ifadesiyle de bir mabet ile tarihȋ bir şahsiyet arasında ilişki kuruyor. Öyle ya, o annenin duasıdır ki, yaptırdığı mescit dimdik ayaktadır.
“… Bu şehir konuşmuyor… Ama her şeyi söylüyor.” ifadesi, yazarın ele aldığı şehre bakışını dillendiren vecize (Motto) gibi.
“…Ve artık Harput, susmuşların konuştuğu bir diyar hâline gelmiştir. Rüzgâr bile burada farklı eser; her esintisiyle bir zamanlar söylenmiş ama tamamlanmamış cümleleri, avlulardan tepelere taşır. Bir duvar dibine yaslandığınızda, geçmişin kısık sesle anlattığı masalları duyabilirsiniz — tabii gönül gözü açık olanlar için… ifadelerini okuyan biri, Harput diyarında dolaşırken bu duyguya sahip olacaktır.
“…Kayıp Şehir Harput, varlığın zamana karşı direnen seslerinin hâlâ yankılandığı bir yerdir. Burada bitmek bilmeyen feryatlar, sessiz dualar ve gizli kahkahalar zamana galip gelmenin keyfini sürer. Her adımda, geçmişle şimdi arasında bir köprü kurulur; her nefeste, şehrin manevî hafızası bir kez daha hayat bulur. Harput’un taşları, yalnızca gözle değil, kalple görülür ve işte o kalp, şehrin gizli hikâyelerini duyacak kadar uyanık olanların rehberidir…” ifadeleri “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” deyimine atıf gibidir.
TALAYHAN Hoca, Harput için şimdiye kadar yazılanlardan farklı bir içerik, hissiyat ve ustalıkla yazmış “Kayıp Şehir Harput” u…
İyi ki yazmiş. İyi ki böyle bir Harputlu var.
Ben de, iyi ki böyle bir Ağabey’e sahibim.
Kitabı okuyunuz, okutunuz.