Türkler müslüman olmadan önce, insan yetiştirmeyi iki temel prensibe bağlamışlardı. Ferdin toplumla ve tabiatla uyumlu olması; topluma ve tabiata saygılı olması…

Bu sebeple, eski Türk toplumunda çocuklara erken yaşlarda bazı görevler verilerek, onların görerek ve yaparak hayata hazırlanması yönünde uygulama yaptırılıyordu.

Eski Türk toplumları, evlatlarına iyilik, cömertlik, bilgelik, cesaret ve büyüklere itaat etmeyi öğretiyordu. Bunlar içinde ahlâk, terbiye, iyilik, cömertlik, sorumluluk ve bilgelik ön plana çıkıyordu. Bu ilkeler Alp (cesur, yiğit, kahraman, savaşçı) ve Bilge (hikmet sahibi, düşünceli, âdil) olmak üzere iki temel tipin bütünlüğünü gösteriyordu. Alp tipi, sadece fizikȋ güçle değil, fikrȋ ve ruhsal bakımdan birlikteliğiyle “İdeal İnsan Tipi”ni gösteriyordu.

Bilindiği üzere, Türk destanlarında bilge kişi dünyevî ihtiraslardan uzak, akılcılığı savunan; kötülükleri ve iyilikleri ağırbaşlılıkla karşılayabilen insandı.

Türklerin "Alp-Bilge" olarak adlandırdığı bu bütünleşik ideal insan tipi; günümüz eğitim sistemindeki yalnız bilgi depolayan ve yalnızca güce dayanan genç tipini aşan bir bütünlüğü işaret etmekteydi.

Türk kültürünün, Türk düşüncesinin en temel kaynakları arasında bulunan, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig kitabı bilgelik, cesaret ve erdem kavramlarını ideal insan ve ideal yönetici tipinin üç temel unsuru olarak belirtmiştir.

Platon’da da görülen erdeme ilişkin değerler, Türk kültüründe bilgelik, yiğitlik, doğruluk ve ölçülülük anlamlarıyla "erdem" olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Türklük Bilimi” (Türkoloji) sahasında yapılan araştırmalara göre, Türkler 40 ayrı değeri genç nesillere aktarmakta ve yetişmelerini buna göre sağlamaktaydılar.

Değer kazandırma yordamı olarak en sık görülenin rol-model olmak olduğu; buna ilave olarak nasihat verme, iyi örneklerle özdeşleşme ve anlatılardan değer aktarma yordamlarının da yaygın biçimde kullanıldığı görülmektedir. (Eski Türk kültüründe de bulunan menkabe, darbı mesel ve benzeri anlatılar hayata dair tecrübeleri drama ve hikȃye etmeyle aktarır. Bu sebeple akılda kalıcıdır.)

İRFAN MEKTEBİ

İrfan Nedir?

İrfan; bilgelik ve anlayış anlamına gelen, yalnızca bilmekle değil anlayıp hikmete dönüştürmekle kazanılan bir tür içsel bilgidir. Ansiklopedi ve sözlüklerde “Bilme, anlama, sezme, derin anlayış ve kültür anlamına gelir. Genellikle ilimden farklı olarak, eşyanın hakikatini tefekkür, keşif ve ilham yoluyla kavrama, manevi bilgi veya kalp gözüyle tanıma (tasavvufi) anlamlarını içerir. İrfan sahibi kişi (arif), olayların perde arkasını sezebilen, görgü ve sezişle derinleşmiş kişidir.” şeklinde açıklanır.

Osmanlı medeniyetinde ilim ve irfan birbirini tamamlayan iki unsur olarak ele alınmıştır; ȃlim bilgisiyle topluma yol gösterirken ârif, o bilgiyi hikmete ve erdeme dönüştüren kişidir. Alim ilmiyle, arif sezgiyle hayatı algılar.

Geçmişte Türkiye’deki irfan geleneğinde her mektep ve medrese, her mescit, hatta çoğu tekke, bu irfanın işlendiği ve aktarıldığı yer olmuştur.

Bu geleneğin temelinde sevgi ve “gönül”e dayanan ve başka müeyyidesi-yaptırımı bulunmayan bir manevî otorite yatmaktadır.

İrfan sahibi olmak için ille de mektep veya medrese eğitimi almak gerekmez; çünkü irfan, kitabî bilginin ötesinde bir öz, bir haysiyet ve bir haşiyet (Allah’ın yüceliğine saygı) olarak tanımlanır. İşte bu anlayış, bugünkü eğitim sisteminin en can alıcı zaafiyetini de teşhis etmektedir: Bilgi aktarımının irfansızlaşması veya irfansın bilgi aktarımı…

Türk-İslam Bilgeliği

Türk-İslam medeniyetinde bilgelik, Hoca Ahmet Yesevi'nin başlattığı ve Hacı Bektaş Velî, Yunus Emre gibi düşünürlerle devam eden bir çizgide kendine has bir söylem yapısı meydana getirmiştir.

Bu anlayış toplumun bütün üyelerine aktarılmaya çalışılırken öncelik başlıca hedef kitlesi yoksullar, yetimler, mazlumlar ve gönlü kırıklarındı. Amacı ise bu insanların toplumsal hayata katılımını sağlayarak erdemli bir toplum inşa etmekti.

Yesevȋ bilgeliğinin toplumsal örgüsü; bilgi, samimiyet ve sevgiyle bireylerin birbirine bağlanması olarak ifade edilir.

Bu geleneğin özünde, eğitimi yalnızca bilgi transferi olarak değil; “insan olma” ve/veya “iyi insan olma” maksadı yatmaktadır.

Osmanlı tekke ve medrese geleneğinde beşerî ve islâmî ilimler ile irfan iç içe geçmiştir. Medreselerde bir yandan müspet ilimler, diğer yandan islamȋ ilimler ve tasavvuf eğitimi verilirdi.

Medrese eğitimini tasavvufla birlikte yorumlayan Şeyh Edebali gibi kurucu bilgeler, Osmanlı şehirlerinde ahilik ve tasavvuf kültürünün yerleşmesinde belirleyici bir rol oynamışlardır. Bu anlayışa göre eğitim; insanın ruh ve karakterinin inşası şeklinde gerçekleşmesi öngörülen bir medeniyet projesidir.

Devam edecek…