Hayatı uzun yıllara yayılmış, ileri yaşta biri olarak, artık gelecek güzel günlerin hayali ile değil, geçen yıllarımda özelliklede çocukluğumda yaşadığım iyi şeylerle mutlu olduğumu görüyorum. İçimdeki saf, temiz ve yürekli çocuk, artık var olmayan baba ocağımın aile sıcaklığı içinden, o yılların Elazığ’ını yaşlı dünyama taşıyor.
Ramazan ayını idrak ettiğimiz bu günlerde, 1940’lı ve 50’li yıllarda Elazığ’da ailemle birlikte geçirdiğim çocukluk günlerimin ramazanları, düşünce dünyamda sahne almaya başladı.
O yıllarda Yığıki’de ramazan aylarını ve kendine özgü ritüellerini dolu dolu yaşardık. Ramazan ayları kültürel, manevi ve uhrevi bir şölenin yaşandığı ve manevi duyguların pekiştiği aylardı. Oruç tutmak sadece insanın kendisini bir süre yemekten, içmekten yoksun bırakması değil aynı zamanda açlığı ve yoksulluğu anlayarak yardımlaşmaya ve paylaşmaya kapı aralamaktı.
Ramazanda düzenli olarak evimize hoca gelir evde kuran okunurdu. Komşulardan da katılanlar olurdu. Ramazanda annem ve ablalarımla camilere ve türbelere giderek dua ettiğimiz, mevlit ve kuran okuttuğumuz günler olurdu.
Elazığ’da iftar saatinde önce top atılır ardından ezan okunurdu. Çocukluğumda dama çıkıp top sesini beklemeyi bir eğlenceye çevirdiğimiz ve top atılınca koşarcasına merdivenlerden inip, “top atıldı” diye haber verdiğimiz günleri hiç unutmadım. Ramazan sofraları bereketli sofralardı. Ahşap bir altlık üstüne oturtulan siniye yemekler yerleştirilir, aile fertleri toplu halde oruç açardı. Yemeğe, muhterem babam başlamadan, kimse başlayamazdı. İftar öncesinde hazırlanan yemekten yakınımızdaki yoksul aileye ve komşulara birer tabak yemek vermek adettendi.
Sahurda davulcular sokaklarda davul çalardı, uzaklardan klarnet sesleri gelirdi. Davullara vurdukça tüm komşularda ışıklar yanmaya başlardı. Yani ramazan sadece oruç tutulan kişisel bir süreç değildi, Elazığ halkının hep birlikte yaşadığı bir yaşam biçimiydi.
Hiç unutmuyorum, bir kez ramazan, en uzun günlerin yaşandığı haziran ayına rastlamıştı. O yaşlarda hepimiz oruçlu halimizle İlkokul bitirme sınavlarına girmiştik. Sınavda öğretmenler, “Oruç musun, çok açıktın mı?” diye sorarlardı. Biz de “Hayır öğretmenim acıkmadım ama susadım” derdik.
Muhterem babamın beni bir arife günü kadayıf almak için gönderdiği, Kapalıçarşı’da kadayıf tellerinin üretimini yapan dükkânın önünde bir saat kuyrukta beklediğim de unutamadığım anılarım arasında.
Ramazanın bir diğer yönü de Ramazan Bayramı için günler öncesinden yapılan hazırlıklardı. Alış veriş ve evin ve de bahçenin tepeden tırnağa temizlenmesinin telaşesi başlardı. Muhterem babam eve kumaşlar getirirdi, ablam da bizlere bayram için elbiseler dikerdi. Her bayram öncesi çocuklara ayakkabı alınırdı.
O yılların mütevazı Elazığ’ında, inanç biçimle, gösterişle, itibar harcamalarıyla ifade edilmezdi. Dinde biçim özünden daha önemli değildi. İnanç peygamber ahlakı ile ve edeple yaşanırdı. Dindar insanlar, özelikle ömürlerinin son yıllarında huzur arayışı içinde, inançlarını iç dünyalarında derinliğine yaşarlardı. Onlar asla kıbleleri para olan Müslümanlar olmadılar!..