Savaş hakkında yazmak istedim hep; fakat kalemime dokunduğum her an içimdeki duyguların köpürdüğünü, kelimelerin sivrileşip öfkeye dönüşeceğini hissettim. Çünkü savaş, uzaktan bakıldığında stratejilerin ve haritaların konusu gibi görünse de, yakından bakıldığında insanın en kırılgan tarafına dokunan bir yıkımdır. Toprağa düşen her bomba sadece şehirleri değil, insanın vicdanını da yaralar. Bu yüzden sustum biraz; kelimelerimin öfkeye değil, hakikate hizmet etmesini bekledim. Çünkü savaşın gürültüsü içinde en zor duyulan şey, insanın içindeki merhametin sesidir.
Ortadoğu’nun göğünde duman yükselirken, yeryüzünde sessizlik ağır bir yük gibi insanların omuzlarına çöküyor. Bir zamanlar aynı kıbleye yönelmenin, aynı acıya gözyaşı dökmenin adı olan ümmet kavramı bugün sanki içi boşaltılmış bir kelime gibi ortada duruyor. Haritalar değişti, sınırlar kalınlaştı, çıkar hesapları derinleşti; ama acı aynı kaldı.
Gökyüzüne baktığınızda öyle bir manzara görürsünüz ki... Şehirlerin üzerinde dolaşan metal kuşlar… İnsanların göremediği ama hissettiği bir göz gibi semalarda süzülen insansız araçlar…Ortadoğu’nun göğü ağır. Sanki ufkun üzerinde görünmeyen bir yük asılı duruyor. Bir tarafta savaşın sert rüzgârı, diğer tarafta derin bir sessizlik… Ve insanın zihninde aynı soru dönüp duruyor: Nasıl oldu da bir adamın iradesi, milyonların kaderine bu kadar hükmeder hale geldi?
Benjamin Netanyahu konuşuyor, en büyük destekçisi ile karar veriyor, düğmeye basıyor; ardından dünyanın en eski coğrafyalarından birinde sirenler çalıyor, şehirler kararıyor, çocukların korkusu geceyi dolduruyor. Sanki dünyanın düzeni birkaç masada kuruluyor ve milyonlarca insan o kararların gölgesinde yaşamaya mahkûm ediliyor.Oysa haritaya baktığınızda başka bir gerçek daha görürsünüz.Adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan bir birlik vardır; elliyedi ülke… tamı tamına elliyedi… Nüfusları milyarları bulur, toprakları kıtaları kaplar, kaynakları saymakla bitmez. Ama bütün bu büyüklüğün ortasında, insanın kalbini acıtan bir hareketsizlik vardır.Sanki dev bir gövde var ama ruhu yorgun.Sanki ses var ama yankısı yok.
Yine kendime şu soruyu sormadan yapamıyorum…
Bu kadar büyük bir coğrafya, bu kadar kalabalık bir dünya, nasıl olur da bu kadar yalnız kalır?Belki mesele güç değildir, belki mesele sayı da değildir.Belki mesele, ortak bir vicdanın kaybolmaya yüz tutmasıdır. Bir zamanlar “ümmet” denilen kavramın içini dolduramamaktır.Ümmet dediğimiz şey neydi? Birbirinin acısını kendi kalbinde hissedebilmekti. Uzakta bir çocuk ağladığında, yakındaki bir kalbin sızlamasıydı. Bir annenin gözyaşının başka bir annenin duasına dönüşebilmesiydi.
Bugün ise sanki herkes kendi duvarlarının arkasına çekilmiş gibi. Diplomatik açıklamalar, temkinli cümleler, ölçülmüş tepkiler… Ama çocukların kaybı ölçülemez. Bir çocuğun yokluğu dünyanın herhangi bir yerinde eksilen bir yıldız gibidir.
Bazen düşününce soruyorum kendime…Bir kavram gerçekten ne zaman ölür?
Bir kavram, insanlar onu sadece söyleyip yaşamayı bıraktığında ölür. Ümmet de belki tam burada yaralanıyor; dillerde kalıp kalplerde eksildiğinde.
Savaşın en ağır yükünü her zaman çocuklar taşır. Oysa çocukların dünyasında ne siyaset vardır ne de güç dengeleri. Onlar sadece yaşamak ister. Oyun oynamak, gülmek, sabah güneşiyle uyanmak isterler. Fakat Ortadoğu’nun talihsiz coğrafyasında oyunu cenaze kaldırmak olan yaşamaya çalışan çocukların çocukluğu çoğu zaman yarım kalır.
Gazze’de hayatının baharında hayatına veda eden ve yaralanan 50000 den fazla çocuk ,yine İran’da hayatını kaybeden 165 kız çocuğu, sadece bir istatistik değildir. Her biri bir hikâyeydi; birinin saçına annesi sabah örgü yapmıştı, biri belki ilk kez okula gideceği günü hayal ediyordu, biri belki kardeşiyle kavga edip sonra barışacaktı. Şimdi onların adı rüzgârın taşıdığı bir hüzün gibi dolaşıyor.
En çok da insanı yaralayan şey, bu acının karşısındaki sessizlik. Körfez’in görkemli şehirleri ışıl ışıl parıldarken, petrol zenginliğinin gölgesinde yükselen gökdelenler göğe meydan okurken; aynı gökyüzünün altında çocukların hayatı sönüyor. Servet büyüyor ama merhamet küçülüyor gibi.
Ama yine de umut tamamen kaybolmuş değildir. Çünkü merhamet, dünyanın en inatçı duygusudur. Bir yerde bir insan hâlâ başka bir çocuğun acısı için dua ediyorsa, bir anne başka bir annenin gözyaşı için ağlıyorsa, o kelimenin ruhu tamamen ölmemiş demektir.
Ortadoğu’nun göğünde savaş uçakları dolaşırken, insanların kalbinde hâlâ küçük bir umut dönüyor;Bir gün bu coğrafyada çocukların sayısı ölümlerle değil, kahkahalarla anılacak.Ve belki o gün, unutulmaya yüz tutmuş o kelime ÜMMET yeniden anlamını bulacak.Ümmet, kelimesinin sadece bir söz değil; ortak bir vicdan demek olduğu ayrımına varılacak.
Biliyoruz ki tarih bize şunu hep haykırmıştır. Sessizlik sonsuza kadar sürmez. Bazen en derin suskunlukların ardından, insanlığın vicdanı yeniden uyanır. Çünkü zulmün gölgesi ne kadar büyük olursa olsun, insanın içinde taşıdığı adalet duygusu ondan daha büyüktür.
Ve belki bir gün, bu coğrafyanın semalarında metal kuşlar değil, çocukların uçurduğu uçurtmalar dolaşır. O gün geldiğinde, gökyüzü de yeryüzü kadar hafifleyecektir.