Ramazan ayı geldi ya ; gönüllere sükûnet, hânelere bereket düştü ya …bu hafta ki yazımda bunu yazmak ta bana farz oldu …
Hele ki akşam vakti fırının önünden geçerken yüzüme çarpan o buram buram ekmek kokusu… Sanki gün boyu susmuş şehrin dili bir anda çözüldü; havaya karışan buğulu rayiha, içimi hem acıktırdı hem de huzurla doldurdu. Yeni pişmiş somunun kabuğunda çatlayan ses, akşamın serinliğine karışırken, o sıcak koku çocukluğumdan kalma sofraları, kalabalık iftarları, sabırsız bekleyişleri hatırıma düşürdü…
Ayların sultanı Ramazan, Osmanlı toplumunda yalnızca bir ibadet mevsimi değil; aynı zamanda içtimaî dayanışmanın, zarafetin ve şehir kültürünün en yoğun yaşandığı zaman dilimiydi. Bu ay, gündüzleri sükûnet ve tefekkürle; geceleri ise mahyaların aydınlığında dirilen bir şehir hayatıyla idrak edilirdi.
İftar vakti yaklaşırken sokaklarda tatlı bir telaş başlardı. Fırınlardan taze pide kokuları yükselir, evlerde kazanlar kaynar, sofralar özenle hazırlanırdı. Lakin Ramazan sofralarının en mühim hususiyeti, yalnız hâne halkına mahsus olmayışıydı. Kapılar ardına kadar açık tutulur; “Tanrı misafiri”nin kim olduğu sorulmaz, gelen her kimse baş tacı edilirdi. İftar, yalnız karın doyurmak değil; gönül doyurmak demekti.
Birlikte açılan oruçtan sonra kahveler pişer, şerbetler ikram edilir, tatlılar paylaşılırdı. Sohbetler ekseriyetle dinî mevzular, kıssalar, latifeler ve şehir hikâyeleri etrafında şekillenir; büyükler gençlere nasihat eder, mahalle kültürü bu vesileyle canlı tutulurdu. Ev sahibi, misafirlerini uğurlarken küçük keseler içinde “diş kirası” takdim ederdi. Bu zarif âdet, misafirin sofraya teşrif ederek eve bereket getirdiğine duyulan şükranın ifadesiydi.
Ramazan’ın kamusal vechesi de en az hânedeki kadar canlıydı. İftardan sonra meydanlar dolar, kahvehaneler hareketlenirdi. Gölge oyununun usta tipleri olan Karagöz ile Hacivat perdeye yansır; nükteli atışmalarıyla hem güldürür hem düşündürürdü. Meddahlar hikâyeler anlatır, maniler söylenir, çocuklar için küçük şenlikler tertip edilirdi. Şehir adeta geceleri yeniden doğardı.
Bu mübarek ayın huzur içinde geçmesi için devlet de üzerine düşeni yapardı. Her Ramazan öncesi padişah fermanıyla yayımlanan “Tembihnâme”, toplum düzenini muhafaza etmeye matuf kaideleri ihtiva ederdi. Çarşı ve pazarda fiyatların denetlenmesi, ölçü ve tartıda adaletin sağlanması, asayişin temini ve ibadet saatlerine riayet gibi hususlar bu metinlerde açıkça belirtilirdi. Böylelikle Ramazan, yalnız bireysel ibadetin değil, kamusal ahlâkın da tazelendiği bir zaman olurdu.
Sahura kadar süren bu canlılık, top atışları ve davul sesleriyle yeni bir güne devrolurdu. Mahalle aralarında dolaşan davulcu manilerle halkı uyandırır; sahur sofralarında yeniden bir birlik hâli tesis edilirdi.
Osmanlı’da Mah-ı Ramazan, yalnız oruç tutulan bir ay değil; merhametin, cömertliğin, nezaketin ve şehirli olmanın yeniden öğrenildiği bir mektepti. Gündüzü sabır, gecesi muhabbet olan bu ay; kalpleri birbirine yaklaştıran, şehri bir sofraya dönüştüren müstesna bir zaman dilimi olarak hafızalarda yer etmiştir.
Ramazan ruhunu yeniden yaşamak, insanın kendi özüne doğru yaptığı sessiz bir yolculuk gibidir. Gün boyu nefsini terbiye eden, sabrı kuşanan, dilini ve kalbini muhafaza etmeye çalışan insan; iftar vaktinde yalnız orucunu değil, içindeki kırgınlıkları da açar. Bu mübarek ay, unuttuğumuz merhameti hatırlatır, paylaşmanın inceliğini öğretir, kalabalıklar içinde kaybolan ruhumuzu yeniden toplar. Her teravihte hafifleyen yürek, her edilen duada arınan vicdan, Ramazan’ın aslında bir takvim ayından ziyade bir diriliş mevsimi olduğunu fısıldar. Onu tekrar yaşamak, yeniden insan olmak; yeniden şükretmek ve yeniden umut etmektir.
O ruhu her Ramazan yaşamak, yaşatmak dileğiyle . Hayırlı Ramazanlar…