1. Giriş

Elbette tarikatın Türk’ü, Arap’ı, Fars’ı olmaz. Ancak Horasan bölgesinde ortaya çıkmış olması ve kurucusunun Nişaburlu olması sebebiyle, yer yer, “Türk Tarikatı” olarak da ifade edilen “Melametilik” veya yaygın adıyla “Melamȋlik”, tasavvuf tarihinin önemli tasavvuf akımlarından biridir. (Aynı yakıştırma, kurucusu Buharalı Bahattin Nakşibent’ten dolayı, “Nakşibendȋlik” için de söz konusudur.)

Melamet ifadesi "levm etmek" (kınamak, ayıplamak) fiilinden gelmekte ve yaptığı iyilikleri gizlemek, kendi kusurlarını açığa vurmak suretiyle nefsini kınama ilkesine dayanan bir zühd ve irfan anlayışını ifade etmektedir (TÜBİTAK Ansiklopedi, t.y.).

Bu anlayışta "yaptığı iyilikleri gösteriş olur endişesiyle gizlemek, kusurlarını ise nefsiyle mücadele etmek için açığa vurmak" şeklinde tanımlanmaktadır (Kaplan, 2019). Bu sebeple giyimleri sıradan halk gibidir. Her bir fert geçimini çalışarak kazanır. Para ve mal biriktirmez “İnfak” eder. İbadeti, yardımı ve iyiliği, gösteriş olur endişesiyle, açık yapmazlar. Günümüzdeki ifadeyle, akredite olmak gibi bir tutumları da yoktur.

Melâmîlik, geçmişte veya ilk doğduğu dönemlerdeki samimiyet ve adanmışlık, belirli bir süreden sonra, yalnızca bireysel bir zühd tutumu olmaktan çıkıp tarihin muayyen zamanlarında içtimaȋ hareketlere, siyasȋ gerilimlere ve entelektüel tartışmalara kaynaklık etmiştir.

Elazığ ağzında “Malamat Olmak” diye bir tabir vardır ki bu deyim “Rezil, rüsva olmak” anlamında kullanılır. Aslı ise “Melamet Olmak”tır. Melâmet, yukarıda belirttiğimiz gibi, Arapça "levm" kökünden türeyen ve "kınanmışlık; itab ve serzenişlik; rezillik ve rüsvalık" anlamlarını barındıran bir kavramdır (Vikipedi, 2005). Tasavvuftaki teknik karşılığıyla melâmet, kişinin riyadan, gösterişten ve yapmacıklıktan sakınmak amacıyla ibadetlerinde gizliliğe itibar etmesi; insanların nazarında şöhret sahibi olmaktan uzak durabilmek için kusurlarını örtmeye çalışmaması şeklinde tarif edilmektedir (TÜBİTAK Ansiklopedi, t.y.).

Melâmîlik’te temel ilke, kişinin bâtınını (manevî hâllerini) açık edip göstermemesi ve cemiyete yansıtmamasıdır. Melâmî’nin içi (bâtını) yalnızca kendisi ile Allah arasında bir sır olurken, dışı (zâhiri) sıradan insanlara benzer. Ne tacı vardır, ne hırkası, ne tekkesi, ne takkesi, ne cübbesi; sadece zikri ve fikri vardır. Öğretisinin Muhyiddin Arabî'nin Vahdet-i Vücûd nazariyesine bağlandığı ifade edilmektedir. Melâmîlikte bu nazariye üç boyutta özetlenebilir. Fail birliği, sıfat birliği ve zât birliği…(Düşünüyorum Dergisi, 2024).​

Melâmîlik ile ilgili yaygın bir fikir de hemen her tarikata tesir etmiş bulunan, tarikatlar üstü bir anlayış olduğu yolundadır. Ancak zaman içinde kendine has tarikat yapılanmalarına da kavuşmuştur. (TÜBİTAK Ansiklopedi, t.y.). Bu bakımdan Melâmîlik, ortaya çıktığı ilk yüzyıllardan itibaren tasavvuf kültüründe kılık kıyafet, tekke ve zikir faaliyetleri gibi şeklî unsurların tasavvufun özünü yitirmesine yol açtığını öne süren; bu gerekçeyle yine tasavvufun içinden yükselen eleştirel bir akım olarak nitelendirilebilir.​

Melâmîliğin tarihsel kökeni, IX. yüzyılda Horasan bölgesine, özellikle de Nîşâbur şehrine uzanmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan bilgilere göre "Melâmetiyye akımının doğduğu III. (IX.) yüzyılda Nîşâbur, Merv, Herat ve Belh ile birlikte Horasan bölgesinin dört büyük şehrinden biri" idi (DİA, 2004). Çeşitli dinî çatışmaların yaşandığı bu bölgede Melâmîliğin belirmesi, sıradan zâhidlerin şekilci dindarlığına karşı geliştirilen bir tepkiyi yansıtır. Bu husus, şekilci ve katı dindarlık karşısında şekilci olmayan ve daha yumuşak olan Yesevȋ’liğin doğmasına da sebep olmuştur.

Melâmîliğin ilk dönemde bir kınanma veya sapkınlık olarak değil, aksine tasavvufȋ hayatın içinden gelen en eski ve en ciddi içsel eleştiri olarak ortaya çıktığı görülmektedir (Belleten, 1996). Ağır zühd hayatına, halvete ve riyâzata dayanan tasavvuf anlayışına bir tepki olarak doğan Melâmetîlik, özünde sade, yumuşak, yalın ve ihlâs merkezli bir yapıya sahiptir (Belleten, 1996). Bu hareket Sülemî, Kuşeyrî, Sühreverdî ve İbnü'l-Arabî gibi büyük mutasavvıflarca da takdirle karşılandığı ifade edilir.​

Melâmiyye'nin kurucusu olarak kabul edilen Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884), hareketin Nîşâbur'daki ilk sistematik temsilcisidir. Hamdûn'a göre melâmet "kınayanın kınamasından korkmama" (el-Mâide 5/54) esasına dayandığından selâmeti terk etmektir; ayrıca "halk için süslenmeyi terketmek ve Allah yolunda kınayanın kınamasına aldırmamak" şeklinde de özetlenmektedir (TDV İslâm Ansiklopedisi, t.y.). Hamdûn'u Melâmî fikirlere yönlendiren sûfînin Ebû Türâb en-Nahşebî (ö. 245/859) olduğu aktarılmaktadır; Ebû Türâb, sûfîlere has şekil ve kıyafetlere ilk karşı çıkanlardan biridir (TDV İslâm Ansiklopedisi, t.y.).​

Hamdûn el-Kassâr'la birlikte anılan diğer önemli ilk devre şeyhleri arasında Ebû Hafs el-Haddâd (ö. 260/874), Ahmed b. Hadraveyh (ö. 240/854) ve Ebû Osman el-Hîrî (ö. 298/910) sayılabilir (Belleten, 1996). Bu şeyhlerin özellikle meslek sahibi esnaf ve zanaatkârlar arasından yetişmiş olması dikkat çekicidir; zira Hamdûn el-Kassâr'ın ismi "çamaşırcı" anlamına gelmekte, diğer şeyhlerin lakabları da meslekî kimliklerini açıkça yansıtmaktadır.​

Nîşâburlu mutasavvıf Sülemî'nin (ö. 412/1021) kaleme aldığı Risâletü'l-Melâmetiyye, bu hareketin ilkelerini derleyen temel kaynak niteliğindedir (DİA, 2004). Sülemî'nin bu eserinde aktarılan ilkelere göre Melâmîlerin temel özelliklerini şöyle özetlemek mümkündür:​

  • Zâhirin ibadetlerle süslenmesini şirk, bâtının hâllerle süslenmesini irtidâd saymak
  • Başkalarının ayıplarıyla değil, yalnızca kendi kusurlarıyla meşgul olmak
  • Manevî hâlleri, gönül dünyasını ve sırları başkalarından gizlemek
  • Çarşıda, pazarda, sokakta halkla iç içe yaşamak; ancak gönlündeki mânevî hâlleri saklamak
  • İbadet ve taatlerini ifa ettikten sonra hemen unutmak; zira onlara değer vermek kibir, ucb ve riyaya yol açar
  • Kerametleri gizlemek ve kerametleri istidrâc, yani Hak yolundan saptırıcı hileler olarak değerlendirmek (DİA, 2004)​

Bu ilkelerden hareketle ilk dönem Melâmîlerinin temel ilkesinin riya, kendini beğenme ve şöhret düşkünlüğü gibi nefsin tezâhürlerine karşı sürekli "levm" (kınama) yöntemiyle nefsi disipline etmek; bu suretle ihlâsı gerçekleştirmek olduğu söylenebilir.

Bu anlayış Türkiye ve Balkanlarda değişikliğe uğramışsa da halen kendinden söz ettiren “Samimi Müslümanlık” veya “Türk Müslümanlığı” veyahut “Mümin”, “Müslim” gibi yaşamak şeklinde adlandırılabilir.

Esen kalınız…