Yakın zamana kadar baskılı gazetelerin yalnızca isimlerini değil, yazarlarını, hangi meseleler etrafında kalem oynattıklarını ve temsil ettikleri zihniyeti de bilirdik. Hatta hangi gazetenin ne kadar basıldığını ne kadar satıldığını konuşurduk. İnsanlar kendi meşrebine uygun gazeteyi alır, yakın hissettiği yazarın yazısını okur; buna rağmen fikrî dünyasıyla çelişen kalemleri de takip etmekten geri durmazdı. Bu hâl, farkına varmadan, toplumun düşünce ikliminde sessiz ama dengeli bir barış oluştururdu.

Dijital medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu düzen hızla dağıldı. Basılı gazeteler eski itibarını kaybederken, “haber sitesi” adı altında sayıları belirsiz, kimliği muğlak yeni mecralar ortaya çıktı. Bugün neredeyse herkes yazar, herkes yorumcu. Üstelik bu çoğalma, beraberinde derinlik getirmek yerine yüzeyselliği yaygınlaştırdı. İstemeseniz de bu mecralara temas ediyor, çoğu zaman neyi, kimden okuduğunuzu bilmeden metinlerin içinde sürükleniyorsunuz. Elbette arada sanat, edebiyat ve kültürle ilgilenen samimi kalemler de var; ancak bunlar gürültü içinde kayboluyor.

Oysa kültür, kendiliğinden ayakta kalan bir yapı değildir. Taşıyıcılara, hatırlatıcılara ve duygusal bağ kuran anlatılara ihtiyaç duyar. Türk kültür coğrafyasını kavrayan, sınırlarını bilen insanların bugün de var olduğunu inkâr edemeyiz. Fakat geçmişte bu coğrafyayla kurulan bağın şiirle, ezgiyle ve hatırayla beslendiğini; bugün ise bu beslenmenin büyük ölçüde zayıfladığını da kabul etmek gerekir. Bir zamanlar coşku ve hasretle söylenen türküler, yazılan dizeler bizi aynı duyguda buluştururdu.

Irak’ta önceki rejimler döneminde Türkmen kardeşlerimize yapılanları hepimiz biliyoruz. Baskının, yok saymanın ve susturmanın hüküm sürdüğü zamanlardı. Buna rağmen Bağdat Radyosu’ndan yükselen Türkçe yayınlar, Kerkük yöresine ait ezgiler bize yalnız olmadığımızı hissettirirdi. O sesleri dinlerken sadece bir türkü değil, bir aidiyet duygusu da taşınırdı. Kültür, sınırları aşan bir bağ kurar; insanı, uzak kaldığı topraklara kalpten bağlardı.

Bugün ise şu soruyu sormadan edemiyoruz: Aynı bağ hâlâ kurulabiliyor mu? Yeni nesiller Türk kültür coğrafyasını ne kadar tanıyor ne kadar hissediyor? Devlet kurumlarımızın bu alanda yürüttüğü faaliyetler kuşkusuz kıymetlidir; ancak bu çalışmaların toplumda karşılık bulup bulmadığı, duygusal bir yankı oluşturup oluşturmadığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü kültür yalnızca programlarla değil, hafızayla ve duygu ile yaşar.

Türkmen eli, yalnızca bir coğrafya adı değil; hatırlamanın, direnmenin ve aidiyetin adıdır. Onu yaşatmak, sadece geçmişi anmakla değil, bugünü anlamlı kılmakla mümkündür. Aksi hâlde destanlar kitap adlarında kalır, ruhunu kaybeder.

İstanbul Türk Ocağı’nın Cuma sohbetlerinde zaman, ağırbaşlı bir sükûnetle akar. O sohbetlerin müdavimleri arasında, yüzünde Kerkük’ün rüzgârını, bakışlarında ise uzun bir yorgunluğun izlerini taşıyan Ali Yağmuroğlu’nu tanıdım. Her gelişinde, sanki yalnızca bir mekâna değil; sürgünlerle, suskunluklarla örülmüş bir tarihe de girerdi insan.

Doğup büyüdüğü vatan topraklarında, Arap yönetimi yıllarında maruz kaldığı işkenceler, hapisler ve sürgünler, onun bedeninde değilse bile sesinde derin bir yankı bırakmıştı. Konuşurken kelimeleri seçerdi; belli ki bazı sözler, hâlâ içerde bir yerlerde tutuluyordu. İstanbul’a yolu düştüğünde, nefes alabileceği limanlar aramış; Türk Ocağı da onun için yalnızca bir çatı değil, hafızanın sığındığı bir durak olmuştu. Bizim tanışıklığımız da işte bu sessiz yakınlığın içinde filizlendi.

Kerküklülere duyduğum hasretli sevgi, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım eski bir alışkanlık mıdır, yoksa kaderin bana bıraktığı ince bir iz midir, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onların türkülerine kulak verdiğimde, sesin arkasındaki hikâyeyi de duymaya çalıştığımdır. Hangi acının hangi mısrada saklı olduğunu, o türküyü kimin derlediğini merak ederim. Ali Yağmuroğlu’nda da bu merakımı diri tutan bir hâl vardı. Uzun boyu ve heybetli duruşunun ardında, kırılgan ama direngen bir ruh taşıyor Türklükle ilgili ne varsa, orada bulunmayı bir görev değil, bir varoluş biçimi olarak görüyor.

Bir sohbetin ardından, elime sessizce bir kitap tutuşturdu. O an, bunun sıradan bir armağan olmadığını hissettim. Eve varana kadar kitabı bitirdiğimi söylesem, abartmış olmam. Bu bir şiir kitabıydı. Şiirler, yıllardır içimde sönmüş sandığım bir ateşi yeniden harladı. Her dize, beni gençliğimin heyecanlı günlerine, türkülerle yoğrulmuş zamanlara götürdü. Eve vardığımda kitabı kapatamadım; gözlerim defalarca şiirlerin üzerinde dolaştı. Sanki her okuyuşta Kerkük biraz daha yaklaşıyor, biraz daha içimde yer ediyordu.

Ali Yağmuroğlu’nun şiiri, yalnızca kelimelerden örülmüş bir estetik yapı değildir; sürgünün tortusu, hasretin sızısı ve direnmenin sessiz ama inatçı gururu sinmiştir o dizelere. Bu şiirlerde ses yükselmez, fakat derinleşir; bağırmaz, fakat iz bırakır. Her mısra, yerinden edilmiş bir coğrafyanın ağır nefesini taşır. Okur, dizelerin arasında ilerlerken bir şairle baş başa kaldığını değil, tarih boyunca suskun bırakılmış bir yurdun kalp atışını dinlediğini hisseder. Şiir burada bir süs değil, bir tanıklıktır; hatırlamanın ve unutturmamaya direnmenin dili hâline gelir. Yağmuroğlu’nun dizeleri, zamanı aşan bir yankı gibi, geçmişle bugünü aynı anda titreştirir.

Nazarımda Kerkük, hoyrat ve mani demektir. Sözün belli kalıplarla söylenmesine rağmen anlamın sınırsızca derinleştiği o kadim söyleyiş… İnsan sesinin, yüzyılların yükünü taşıyarak türküye dönüştüğü bir iklimdir Kerkük. Bu kitapta da o içli, o yaralı ama vakur ses bolca hissedilir. Kerkük, kolunu Harput’a uzatmış, kucağını Urfa’ya açmış gibidir; sesi bir yandan Fuzuli’nin diyarında yankılanır, öte yandan Şehriyar’ın Tebriz’ine sırtını dayar. Palandöken’in yücelerine ulaşır. Her hecede coğrafya genişler, her mısrada mesafeler erir. Bir kelimenin üzerinde durmak, bir mısrayı tekrar tekrar okumak; insanı yavaşça ait olduğu yere, yani gönlüne doğru sürükler. Bu şiirlerde sınırlar haritalardan silinir, geriye yalnızca ortak bir hafıza kalır.

Kitap, Prof. Suphi Saatçi’nin son derece nitelikli ve derinlikli takdimiyle açılır. Bu takdim, sıradan bir ön söz olmanın çok ötesindedir; Türkmen edebiyatının tarihsel serüvenini, Kerkük merkezli kültürel hafızayı ve şiirin bu hafıza içindeki yerini anlamlandıran güçlü bir eşik niteliği taşır. Saatçi, akademik titizliğini korurken kelimelerin duygusunu ihmal etmez; şiiri kuru bir metin olarak değil, yaşanmışlıkların süzgecinden geçmiş bir ses olarak ele alır. Okur, daha şiirlere geçmeden, bir kültürün acıyla yoğrulmuş direncini hisseder. Bu takdim, kitabın kapısını aralamaz yalnızca; okuru, bir coğrafyanın kaderiyle yüz yüze getirir ve onu bu sessiz yürüyüşe dâhil eder.

Takdim metni boyunca satır aralarına ustalıkla yerleştirilen maniler, sözlü kültürün yazılı metinle kurduğu canlı bağın somut göstergesi olarak beliriyor. Bu maniler, yalnızca estetik bir unsur değil; geçmişten bugüne taşınan kolektif hafızanın, hasretin ve direncin sesi olarak okurun karşısına çıkıyor. Saatçi’nin değerlendirmeleri, mesafeli bir akademik bakışla sınırlı kalmıyor; derin bir vefa ve aidiyet duygusuyla tamamlanıyor.

Bu yönüyle takdim yazısı, okuru şiirlere hazırlayan sıradan bir eşik olmaktan çıkarak başlı başına bir metne dönüşüyor. Daha kitabın ilk sayfalarında, okur yalnızca bir şairle değil; bir coğrafyanın kaderi, hafızası ve suskun direnişiyle yüzleşiyor. Prof. Suphi Saatçı’nın bu takdimi, eserin ruhunu önceden sezdiren, ağırbaşlı ve etkileyici bir başlangıç olarak kitabın bütününe anlamlı bir derinlik kazandırıyor.

Şiirin geri çekildiği, kelimelerin hızla tüketildiği bu çağda, Ali Yağmuroğlu’nun destanının nasıl bir ilgi göreceğini ölçmek belki mümkün değildir; fakat şu kesindir ki bu kitap, günün gürültüsüne yazılmış bir metin değil, zamana emanet edilmiş bir tanıklıktır. Okur bugün yüz çevirse bile, yarın bir gün bu sayfalar açıldığında, Kerkük’ün sesi külden yeniden doğan bir ateş gibi yükselecektir. Yağmuroğlu, bu destanı basılı hâle getirerek yalnızca şiiri değil, bir yurdu, bir hafızayı ve unutulmaya direnen bir kimliği mühürlemiştir. Bu mühür, okunmak için aceleye değil; hatırlamak için sabra ihtiyaç duyar. Ve zaman, bu tür metinlerin en sadık okurudur.

İletişim:

Ali Yağmuroğlu; 05336778467