Türk dünyasını dilde, fikirde ve işte birlik hâline getirme düşüncesinin ne kadar doğru olduğu artık daha iyi anlaşılmaktadır. Bu birlik fikri, hayali bile insanı rahatlatan bir özlem niteliğindedir. Böyle bir birlik gerçekleştirildiğinde yalnızca Türk toplulukları değil, dünya da daha yaşanabilir bir yer hâline gelecektir.
Her gün izlediğimiz ve dinlediğimiz haberlerde öne çıkan son çatışmalar; özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî operasyonları, bu saldırıların yol açtığı insanî yıkım, Gazze’de hâlâ devam eden insanî krizin görmezden gelinemez boyutları ile Doğu Türkistan’da yıllardır süren baskı ve kültürel asimilasyon, insanlığın ortak duyarlılığını zedeleyen hadiseler olarak karşımıza çıkmaktadır. İsrail’in peşine takılan ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları ve sözde nükleer tesislerle şehirleri hedef alan bombardımanları sonucunda binlerce insan hayatını kaybetmektedir. Okullar ve hastaneler acımasızca bombalanarak çocuklar ve hastalar hayatlarını kaybediyorlar. Bu durum, uluslararası hukuk açısından birçok kesim tarafından eleştirilse de somut bir adım atılmamaktadır. Nedense bu belalar hep Müslümanların yaşadıkları bölgelerde gerçekleşmektedir. Bir İslam birliğinden söz etmek bile neredeyse hayal hâline gelmiştir. Ülkelerin yönetiminde bulunanlar ise yaşananlar karşısında çoğu zaman kendi çıkar ve rahatlarını düşünmekten öteye geçememektedir.
Gazze’deki durum hâlen ciddi insanî trajedilerle devam etmektedir. On binlerce Filistinli sivil temel ihtiyaçlardan mahrum kalmış; savaşın yarattığı yıkım, eğitim, sağlık ve altyapı hizmetlerini felce uğratmıştır. Bu süreç, uluslararası toplumun barış çabalarına rağmen süren çatışmalarla birlikte ağır bir insanî krize dönüşmüştür.
Öte yandan Doğu Türkistan’da yaşayan Türk toplulukları uzun yıllardır kimliklerini, dillerini ve kültürlerini koruma mücadelesi vermektedir. Çin’in bölgede uyguladığı politikalar, uluslararası insan hakları örgütlerince baskı ve ayrımcılık olarak tanımlanmış; toplulukların kültürel kimliklerini sürdürme hakları üzerinde ciddi kısıtlamalar yaşandığı pek çok raporda dile getirilmiştir. Dünyada cılız seslerle konuşulan bu konunun yalnızca Türklük bilinci taşıyan çevrelerin gündeminde olması ayrıca düşündürücüdür.
Uluslararası çatışmaların merkezindeki bu üç mesele, Türk dünyasının ortak tarih, dil ve kültür bağlarını güçlendirmesinin ne kadar gerekli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Birlik fikrini sistemli biçimde savunanlar geçmişte ya dışlanmış ya da fikirleri görmezden gelinmiştir. Oysa bugün daha net görülmektedir ki bu düşünce zamanında dikkate alınmış olsaydı, güçlü bir Türk birliğinden söz etmek mümkün olabilirdi.
Bu birlik yalnızca romantik bir ideal değil; kültürel dayanışmayı kurumsal iş birliğine dönüştürerek Türk halklarının ortak refahını ve güvenliğini güçlendirecek bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir oluşum, dünya barışına ve insanî değerlere katkı sunan bir duruş olacağına inanmak hiçte zor değildir.
Sonuç olarak, uluslararası siyasetin katı hedefleri ve çıkar odaklı çatışmalar insanlığın temel değerlerini tehdit etmektedir. Türk dünyasında gönül birliğine dayalı bir dayanışma sağlanmadığı sürece, bu tür olayların yarattığı travmaların üstesinden gelmek daha da zorlaşacaktır.
Türk birliğine giden yol kültürden geçmektedir. Yüksek idealler ancak edebiyat, tarih ve coğrafya gibi öncü ilimler sayesinde insanların gönül dünyasına nakşedilebilir. Muazzam bir kültür hazinesi üzerinde varlığını sürdüren Türk milleti, gelecek nesillere aktaracağı yüksek idealleri ancak mazinin mirasını sanat yoluyla işleyerek verebilir. Millî şairimiz Mehmed Emin Yurdakul’un bir şiirinde ifade ettiği gibi:

Ben en hakîr insanı kardeş sayan bir ruhum,
Bende esir yaratmayan bir Tanrı’ya iman var;
Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar.
Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.
Daha da önemlisi, Türk birliği hayalini kuranların gündeminde bu konunun gerçekten yer aldığını söylemek mümkün müdür? Oysa Türk düşünce hayatının önemli bir bölümünü oluşturan fikirler çoğunlukla edebiyat ve tarih zemininde şekillenirdi. Günümüzde ise içi boş kavramlarla süslenen günübirlik nutukların gelecek adına heyecan ve ideal taşıdığını kim iddia edebilir?