İnsan, varoluşu gereği geniş bir duygu çeşitliliğine sahiptir. Ancak modern yaşamın üzerimizde kurduğu her zaman güçlü ve mutlu görünme baskısı, bizi kendi doğamıza karşı sessiz bir savaşın içine itebilmektedir. Çoğu zaman üzüntü, kaygı, öfke veya yorgunluk gibi hisler kapımızı çaldığında, bu duyguları sanki hayatımızda bir şeyler yanlış gidiyormuş gibi algılıyoruz. Onlardan kurtulmaya, üzerini örtmeye ya da bu hisler hiç yokmuş gibi davranmaya çalışıyoruz. Oysa bir duyguyu reddetmek onu yok etmez, aksine içsel bir direnç yaratarak o duygunun daha da şiddetlenmesine neden olabilir. Kendi iç dünyamızda yaşadığımız bu yabancılaşma, bizi asıl iyileştirecek olan ruhsal bütünlüğümüzden koparabilmektedir.

İnsanın duygusal dünyasını bir metaforla açıklamak gerekirse, insan köklü bir ağaç, duygular ise bu ağacın dallarına konup göçen kuşlar gibidir. Ağacın varlığı, dallarına konan kuşun türünden bağımsızdır. Kuşun orada bulunması, ağacın gövdesinde kalıcı bir hasar bırakmadığı gibi, ağacın "ağaç olma" niteliğini de değiştirmez. Ancak birey, gelen duyguyu yani o kuşu kovmaya çalıştıkça, dikkati gövdesinden uzaklaşır. O kuşla savaşırken kendi köklerini, toprağını ve göğe uzanan dallarını unutur. Oysa ağaç sadece orada durup kuşun varlığına izin verdiğinde, kuş vaktini tamamlayacak ve doğası gereği uçup gidecektir.

Duyguları birer düşman gibi görmek yerine, onları hayatın doğal akışının birer parçası olarak kabul etmek, ruhsal sağlığın temel taşını oluşturur. Bu kabul süreci, zorluklara boyun eğmek değil, onlarla birlikte yaşayabilme becerisini geliştirmektir.

Günlük Hayatta Neler Yapabiliriz?

Teoride güzel görünen bu "kabul etme" halini, şu adımlarla günlük hayatımıza dahil edebiliriz:

  • Duyguyu nazikçe karşılayın: İçinizde bir sıkıntı hissettiğinizde kendinize "Yine mi geldi bu dert?" demek ya da bunu hissettiğiniz kendinize kızmak yerine, "Şu an içimde bir huzursuzluk olduğunu fark ediyorum" demeyi deneyin. Önce duyguyu fark edin. Duygunuzu fark ederek onu isimlendirmek (örneğin huzursuzluk hissi), onun sizi ele geçirmesini engeller. Siz o duygunun kendisi değil, onun ev sahibisiniz.
  • Bedeninizdeki mesajı dinleyin: Birine öfkelendiğinizde veya bir şeye üzüldüğünüzde bedeniniz size bir şeyler söyler. Boğazınızda bir düğüm mü var? Karnınız mı kasılıyor? O bölgeye odaklanın ve sadece nefes alın. Tıpkı bir fırtınanın geçmesini bekleyen bir ağaç gibi, bedeninizdeki o fırtınaya sadece alan açın. O hissin bedeninizde kalıcı olmayacağını hatırlayın.
  • Mükemmel olmak zorunda olmadığınızı hatırlayın: Kendinize, sevdiğiniz bir dostunuza gösterdiğiniz anlayışı gösterin. "Şu an böyle hissetmem çok insani" diyebilmek, sizi daha güçlendirir.
  • Duyguya değil, eyleme odaklanın: Hayatın getirdiği sorumluluklar, hissettiğiniz duygulardan bağımsızdır. O an kaygılı, üzgün ya da öfkeli olsanız bile günlük işlerinizi yapmaya, işinize gitmeye veya sevdiklerinizle ilgilenmeye devam etmeye çalışın. Duygunun tamamen geçmesini beklemek yerine yaşama dahil olmak, ruhsal toparlanma sürecinize fayda sağlayabilir. Önemli olan, tüm hislerinizle birlikte, değerleriniz doğrultusunda hareket etmeyi sürdürmektir.

Özetle…

Duygularınızla savaşmak yerine onlara sadece yer açın, varlığını kabul edin. Hislerinizi birer düşman değil, geçici misafirler olarak gördüğünüzde gerçek iç huzura kavuşmak da mümkün olabilir. Bugün kendinize şu küçük iyiliği yapabilirsiniz: Ne hissediyorsanız onu bastırmadan, sadece "şu an bana eşlik eden duygularım" diyerek hislerinizi şefkatle kabul edin.

Yazar: Uzman Psikolog Zeynep Taşel Günal