Hep Aynı Döngünün İçinde misiniz?

Yazar: Uzman Psikolog Zeynep Taşel Günal

İlişkilerde sıkça karşılaştığımız ama çoğu zaman adını koyamadığımız bir dinamik vardır: biri yaklaştıkça diğerinin uzaklaşması. Partnerlerden biri daha çok iletişim kurmak, daha çok paylaşmak ve daha çok yakınlık isterken, diğeri giderek içine çekilir, mesafe koyar ve alan ihtiyacını vurgular. Bu durum zamanla her iki taraf için de yorucu bir kısır döngüye dönüşür. İşte bu tablo, psikolojide “kaçma–kovalama döngüsü” olarak tanımlanan bir örüntüye işaret eder ve çoğunlukla kaygılı ile kaçıngan bağlanma eğilimlerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.

Bağlanma kuramına göre, ebeveynlerimizle kurduğumuz erken dönem ilişkilerimizde öğrendiğimiz duygusal yakınlık deneyimi, yetişkinlikte romantik ilişkilerimize de yansır. Kaygılı bağlanma eğilimindeki kişiler, ilişkide yakınlık arttıkça kendilerini daha güvende hissederler. Partnerlerinin ilgisini, sevgisini ve bağlılığını sık sık görmek ve duymak isterler. Mesajlara geç cevap verilmesi ya da planların ertelenmesi gibi gündelik durumlar onlar için yalnızca sıradan aksaklıklar değil, ilişkinin tehlikeye girdiğine dair işaretler gibi algılanabilir. Bu nedenle daha fazla mesaj atarak, daha çok soru sorarak ya da “Bir sorun mu var?” diyerek partneriyle teması artırmaya çalışırlar.

Kaçıngan bağlanma eğilimindeki kişiler ise yakınlık yoğunlaştığında içsel bir baskı hissedebilirler. Sürekli iletişim halinde olmak, duygular üzerine uzun konuşmalar yapmak ya da sık sık güvence vermek zorunda kalmak onlar için yorucu olabilir. Böyle anlarda geri çekilmek, biraz susmak ya da kendi alanlarına dönmek rahatlatıcı gelir. Ancak tam da bu geri çekilme, kaygılı partnerin alarm sistemini devreye sokar.

Örneğin, akşam saatlerinde partnerinizin mesajlara kısa ve mesafeli cevaplar verdiğini düşünelim. Kaygılı taraf bunu bir soğuma işareti olarak yorumlayabilir ve “Neden böylesin, bir şey mi oldu?” diye üst üste sorular sormaya başlayabilir. Kaçıngan taraf ise bu artan soruları sorgulanmak ya da baskı altında kalmak olarak algılayarak biraz daha geri çekilebilir. Böylece biri yakınlaşmaya çalıştıkça diğeri uzaklaşır; diğeri uzaklaştıkça bu kez diğeri daha fazla yakınlaşır. Aslında iki taraf da ilişkiyi korumaya çalışırken, farkında olmadan birbirinin en hassas noktasına dokunur.

Burada kritik olan, yaşananların çoğu zaman sevgi eksikliğinden değil, farklı güvenlik stratejilerinden kaynaklandığını görebilmektir. Kaygılı kişi yakınlıkla güven ararken, kaçıngan kişi mesafeyle denge bulmaya çalışır. Sorun, bu iki ihtiyacın çatışmasıdır.

Bu döngüyü kırmak için…

İlk adım, davranışın arkasındaki duyguyu fark etmektir. Mesaj gelmediğinde hemen tepki vermek yerine “Şu an terk edilme korkum tetiklendi” diyebilmek ya da bunaldığınızda sessizce uzaklaşmak yerine “Biraz zamana ihtiyacım var ama bu senden uzaklaşmak istediğim anlamına gelmiyor” diye ifade edebilmek ilişkiyi dönüştürücü bir etki yaratır. Çünkü suçlama dili savunmayı, duygu dili ise anlayışı besler.

Sonuç olarak…

Kaçan da kovalayan da aslında aynı şeyi ister: güvende hissetmek ve sevilmek. İlişkide olgunluk, karşı tarafı değiştirmeye çalışmaktan çok, kendi tetiklenmelerimizi fark edip sorumluluk alabilmekle başlar. Bazen ilişkiyi iyileştiren şey büyük sözler değil, sakin ve net bir cümledir: “Sana kızmıyorum, şu an sadece endişelendim.”