Son yıllarda takvimler ilerledikçe mevsimlerin birbirine karıştığına, doğanın dengesinin şaştığına hep birlikte şahit oluyoruz. Artık sadece çevrecilerin değil; ekonomistlerin, mühendislerin ve hatta sofrasındaki ekmeğin maliyetini düşünen her vatandaşın ortak bir gündemi var: Karbon salımı ve enerji dönüşümü. İnsanlık olarak kritik bir yol ayrımındayız ve bu yolun tabelasında "Paris Anlaşması" yazıyor.
2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması, küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla 1,5°C sınırında tutmayı hedefleyerek aslında bize bir hayatta kalma rehberi sundu. Ancak bu hedefe ulaşmak, mevcut ekonomik sistemimizin kılcal damarlarına kadar işlemiş olan fosil yakıt bağımlılığından köklü bir kopuşu gerektiriyor.
Fosil yakıtlar kömür, petrol ve doğalgaz sanayi devriminden bu yana modern dünyayı inşa eden lokomotiflerdi. Ancak bugün bu lokomotif, üzerinde yol aldığımız rayları eritiyor. Mesele sadece dumanlı bacalar değil; milyonlarca yıl boyunca yeraltında hapsedilmiş olan karbonun, son 150 yıl içinde atmosfere kontrolsüzce boca edilmesidir. Bu durum bir "ısı tuzağı" yaratarak aşırı hava olaylarını ve eriyen buzulları tetiklerken, aynı zamanda hava kirliliğiyle her yıl milyonlarca erken ölüme yol açıyor. Paris Anlaşması’nın getirdiği "Karbon Bütçesi" kavramı bize net bir mesaj veriyor: Eğer hayatta kalmak istiyorsak, bilinen fosil yakıt rezervlerinin büyük kısmını toprağın altında, yani hiç dokunulmamış olarak bırakmak zorundayız.
İşte bu noktada çözümün anahtarı gökyüzünde, rüzgârda ve toprağın derinliklerinde karşımıza çıkıyor. Yenilenebilir enerji kaynakları artık sadece romantik bir doğa koruma aracı değil, küresel ekonominin yeni ve temiz motorudur. Güneş ve rüzgâr enerjisinin maliyetleri fosil yakıtları geride bırakırken; karbon salımını azaltmak bir fedakârlık olmaktan çıkıp vizyoner bir yatırıma dönüştü. "Net Sıfır" taahhütleri veren devletler ve sınırda karbon düzenlemeleriyle tanışan sanayiciler için bu geçiş, artık bir tercih değil, küresel pazarda var olma şartıdır.
Unutmamalıyız ki biz bu dünyayı atalarımızdan miras almadık, çocuklarımızdan ödünç aldık. Karbon ayak izimizi silmek için attığımız her adım, aslında geleceğin ekonomisini inşa etmek anlamına geliyor. Güneşe ve rüzgâra sırtımızı döndüğümüz her gün, yarının kaynaklarından çalıyoruz. Fosil yakıt çağı, taş devrinin taşlar bittiği için bitmemesi gibi, dünya bu yükü daha fazla taşıyamadığı için sona eriyor. Paris Anlaşması’nın çizdiği yolda, yenilenebilir enerjinin gücüyle ilerlemek hem gezegenimizi hem de refahımızı kurtaracak yegâne çıkış yolumuzdur.