Son zamanlarda gittikçe sertleşen ve seviye kaybeden siyasetin dili, ülke güvenliği ve geleceği açısından hayatî değere sahip ve gelecekte millî birlik ve beraberliğimizi tehlikeye sokacak bir konu olan “sığınmacılar” üzerinden çok incitici ve yaralayıcı bir hal almıştır.

   Toplum, ülkeyi yönetme iddiasındaki siyasetin, ancak bir savaş ortamında düşmana karşı bile sarf edilemeyecek sözlerini, buna karşı ortaya konan sahte ve seviyesiz tavırlarını, ruhunda duyduğu derin bir üzüntü ile izlemekte, çeşitli korku ve endişelerle tepkisini bile dile getirmekten çekinmektedir.

   Yaşanan bu olaylar beni; tarihten silinmek üzere kuşatılmış, parçalanmış işgal altındaki bir ülkeden bir vatan yaratmak ve yeni bir devletin temellerini atmak için ayağa kalkmış bir millete, bu gücü veren “Kuvayı Millîye Ruhu”na götürdü.

   Bağımsız bir devlete giden yolda, “ilk adım”ın atıldığı Samsun’a çıkışın 103. Yıldönümünde, olan bitenler karşısında, içimden gelen bir ses bana, ”Nerede Kuvayı Millîye Ruhu, o ruh neden suskun!...” dedirtiyor.

   Gazeteci-yazar, siyaset ve devlet adamı Samet Ağaoğlu (1909-1982)’nun ifadesiyle;

   “Kuvayı Millîye Ruhu, yüksek bir siyasî olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey değildir.”  

   Ağaoğlu’nun vasıflandırdığı, “yüksek siyasî olgunluk seviyesine gelmiş millet”i arıyoruz bugün ve bu milletin siyasî kudretini, kinle, küfürle değil, azametle (büyüklükle), göz kamaştırıcı (uyarıcı, canlandırıcı) bir dil ile kullanmasını bekliyoruz.

   Bu konuyu değerlendirirken amacım, hamaset yapmak, geçmişe övgüler dizerek duygusal bir ferahlık yaşamak değildir. Devraldığımız muhteşem mirasın üzerinde, bugün izlediğimiz, siyasî olgunluk ile bağdaşmayan olaylar karşısında, toplumun duyarlılığını arttırmaya vesile olmaktır.

   Yine Samet Ağaoğlu’nun, o yıllarda Basın Yayın Umum Müdürü, aynı zamanda o da bir gazeteci-yazar ve fikir adamı olan babası Ahmet Ağaoğlu’ndan naklen anlattığı bir olay, o günün sıkıntılı ve zorlu ortamındaki devlet adamlarına göre, bugünün daha rahat durumdaki siyasetçilerinin, ibret alabilecekleri niteliktedir.

   Yıl 1921, o yıl Ankara’ya gelen yabancı bir yazar, galiba bir İngiliz gazetesine çekilmek üzere, şu şekilde bir telgraf yazıyor ve postaneye yolluyor:

   “Ankara, dağlar arsındaki bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa başlarını havaya kaldırmış, durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır.”

   Gazetecilerin verdikleri haberlere ait bütün telgraf ve mektuplar Basın Yayın Umum Müdürü’nün sansüründen geçerdi. Bu telgrafı da babama getiriyorlar, alıyor ve şöyle değiştiriyor:

   “Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evli küçük bir şehirdir. Bu şehirde bir avuç kahraman medenî Avrupa’nın zulüm ve istibdadına karşı isyan ederek, millî istiklâllerini korumaya çalışmaktadırlar.”

   İngiliz gazetecinin alaylı bir şekilde, tasvir etmeye cüret ettiği o kahramanlar, atlarını bir yıl sonra, başkomutanlarının emrinde, ”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ilerikomutuyla Akdeniz’e sürmeyi başarmışlardı.

   Millî Mücadele tarihimizin bu gurur sayfaları, bugün karşı karşıya bulunduğumuz ağır şartlar altında, iktidarı muhalefetiyle siyaset ve devlet adamlarımıza çok daha ağır mesuliyetler yüklemektedir.

   Bugün, içi boşaltılmış, özünden uzaklaştırılmış, siyasî ve kişisel çıkarlara göre kullanılır hale gelmiş, milletin yarısını kendinden, yarısını düşman görme ve sindirme aracı olarak kullanılan, sadece sözde kalan “beka” söyleminden, gerçek “Kuvayı Millîye Ruhu”na ulaşmamız gereken günler yaşıyoruz.