Orman Genel Müdürlüğü öncülüğünde yürütülebilecek sosyal projeler, sadece fidan dikimine odaklanmamalı; toplumda orman bilinci, sahiplenme duygusu ve sürdürülebilir koruma kültürü oluşturmayı hedeflemelidir.

Boşalan Dağlar, Eksilen Yeşil

Eskiden bir şehrin ufkuna bakıldığında, insanın gözü önce dağlara takılırdı. Baharın ilk günlerinde yeşeren yamaçlar, yazın koyu bir örtüye bürünen tepeler, sonbaharda sarının binbir tonunu taşıyan ormanlar ve kışın beyaz sessizliği… Dağlar yalnızca taş ve topraktan ibaret değildi; onlar bir şehrin nefesi, hafızası ve geleceğiydi.

Bugün ise birçok yerde dağlara baktığımızda, yeşilin yerini kahverenginin aldığı çıplak yamaçlarla karşılaşıyoruz. Bir zamanlar kuş seslerinin yankılandığı tepelerde artık rüzgârın kuru uğultusu duyuluyor. Toprağı tutan kökler azaldıkça erozyon artıyor, yağmur bereket olmaktan çıkıp sele dönüşüyor. Yaz aylarında gölge olacak bir ağaç bulunamıyor; toprağın sıcağı, havanın kuruluğunu daha da artırıyor.

Oysa yeşil alan, yalnızca estetik bir unsur değildir. Bir ağaç; oksijen, serinlik, su ve yaşam demektir. Ormanlar yağmurun toprağa işlemesini sağlar, yer altı sularını besler, iklimi dengeler. Şehirlerin çevresindeki yeşil kuşaklar, hava kirliliğini azaltır ve insanlara nefes alacak alanlar sunar. Bir ağacın yokluğu belki bir gün fark edilmez; ancak binlercesinin eksikliği, yıllar sonra kuruyan derelerde, artan sıcaklıklarda ve verimsizleşen topraklarda kendini gösterir.

Dağların boş kalmasının en büyük nedeni yalnızca doğanın şartları değildir. Bilinçsiz kesimler, kontrolsüz yapılaşma, orman yangınları, yanlış arazi kullanımı ve yeterli ağaçlandırma çalışmalarının yapılmaması, bu sessiz kaybın başlıca sebepleridir. Doğa, kendisine verilen zararı yıllarca taşır; fakat onu onarmak, zarar vermekten çok daha uzun zaman alır.

Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miraslardan biri, yemyeşil bir ülke olmalıdır. Her dikilen fidan, yalnızca toprağa değil geleceğe de tutunur. Çünkü bir ağacın gölgesinde dinlenecek insanlar henüz doğmamış olabilir. Bugün boş gördüğümüz bir dağ, yarın binlerce insanın nefes kaynağına dönüşebilir.

Unutmamak gerekir ki bir şehir, binalarının yüksekliğiyle değil; ağaçlarının gölgesi, kuşlarının sesi ve dağlarının yeşiliyle güzeldir. Dağlar boş kaldığında yalnızca tepeler değil, insanın içi de biraz eksilir. Yeşili kaybetmek, aslında geleceğimizi yavaş yavaş kaybetmektir.

****

Yeşili Özleyen Dağlar

Elazığ'a uzaktan bakınca ilk dikkati çeken dağlarıdır. Hazar'ın mavisini çevreleyen yamaçlar, Mastar'ın heybeti, Meryem Dağı'nın sessizliği, Karhalı'nın rüzgârı... Bu dağlar, yüzyıllardır bu toprakların bekçiliğini yapıyor. Ancak bugün o dağlara dikkatle bakıldığında insanın içine çöken başka bir manzara görülüyor: Çıplak yamaçlar, kuruyan topraklar ve yeşili özleyen tepeler...

Bir zamanlar meşe kümelerinin gölge verdiği, kekik kokularının rüzgâra karıştığı yamaçlar artık yaz gelmeden sarıya teslim oluyor. İlkbaharda kısa süreliğine canlanan doğa, birkaç hafta sonra kavurucu güneşin altında suskunlaşıyor. Yağmur yağdığında toprağın suyu içine çekmesi gerekirken, ağaçların eksikliği yüzünden su hızla akıp gidiyor; geriye çatlamış topraklar kalıyor.

Oysa Elazığ'ın kaderi yalnızca bozkır değildir. Bu toprakların iklimine uyum sağlayan meşesi, bademi, alıcı, ahlatı ve ardıcı vardır. Yeter ki onları yeniden toprakla buluşturacak bir irade ortaya konsun. Çünkü dağların kaderi değişirse ovanın kaderi de değişir. Yer altı suları güçlenir, erozyon azalır, hava serinler, kuşlar geri döner.

Bugün şehirlerimizi büyütürken dağlarımızı ihmal ediyoruz. Yeni yollar açılıyor, yeni yapılar yükseliyor; fakat aynı kararlılıkla yeni ormanlar kuramıyoruz. Oysa bir şehri geleceğe taşıyan yalnızca beton değildir. Şehrin nefes aldığı ormanları, çocukların gölgesinde oynayacağı ağaçları ve suyu tutan dağlarıdır.

Elazığ'ın dağları yeniden yeşerebilir. Bunun için yalnızca birkaç fidan dikmek yetmez. Bir seferberlik ruhuna ihtiyaç vardır. Orman Genel Müdürlüğünün öncülüğünde üniversiteler, belediyeler, köy muhtarlıkları, sivil toplum kuruluşları ve gönüllüler aynı hedefte buluşmalıdır.

Her köy kendi yamacını sahiplenebilir. Her okul bir koruluk oluşturabilir. Her yeni doğan çocuk adına bir meşe toprağa emanet edilebilir. Her düğün, her mezuniyet, her güzel hatıra bir fidanla ölümsüzleştirilebilir. Böylece ağaç dikmek bir tören değil, bir yaşam kültürüne dönüşür.

Belki de Elazığ'ın en büyük çevre projesi "Yeşil Harput'tan Yeşil Hazar'a" adıyla başlatılacak uzun soluklu bir ağaçlandırma hareketidir. Harput'un eteklerinden Hazar Gölü havzasına, Keban'dan Sivrice'ye, Baskil'den Palu'ya kadar uzanan yeşil koridorlar oluşturulabilir. Kuraklığa dayanıklı yerli türlerle yapılacak bilimsel ağaçlandırmalar, gelecek nesillere bırakılacak en değerli miras olacaktır.

Çünkü mesele sadece ağaç dikmek değildir. Mesele, bu şehrin iklimini korumak, suyunu muhafaza etmek, toprağını geleceğe taşımaktır.

Bir gün torunlarımız Hazar kıyısından başlarını kaldırıp Mastar Dağı'na baktıklarında, çıplak kayalıklar yerine yemyeşil yamaçlar görsünler istiyorsak bugünden harekete geçmeliyiz. Bizden önceki nesiller bize bu toprakları emanet etti. Şimdi sıra bizde...

Çünkü dağlar yeşerirse Elazığ nefes alır. Elazığ nefes alırsa, geleceğimiz de yeşerir.

****

Yaşı sekseni geçmiş bir ihtiyar, bir gün elinde küçük bir hurma çekirdeğiyle toprağı kazıyormuş. Yoldan geçen bir adam merakla durmuş.

"Amca," demiş, "ne yapıyorsun?"

"Bir hurma ağacı dikiyorum."

Adam gülümsemiş.

"Senin yaşın sekseni geçmiş. Hurma ağacı öyle çabuk büyümez. Belki otuz, belki kırk yıl sonra meyve verir. O zamana kadar sen bu dünyada olmayacaksın. Meyvesini yiyemeyeceğin bir ağacı neden dikiyorsun?"

Yaşlı adam elindeki çekirdeği toprağa yerleştirip üzerini usulca kapatmış. Sonra başını kaldırıp tebessüm etmiş.

"Ben bugün yediğim hurmaları dikmedim," demiş. "Benden önce yaşayanlar dikti. Eğer onlar da 'Ben yemeyeceğim.' diye düşünselerdi, bugün ben gölgesinde dinlenecek, meyvesini yiyecek bir ağaç bulamazdım."

Bir an durmuş, toprağa bakmış.

"İnsan, yalnızca kendisi için yaşarsa ömrü kadar yaşar. Başkaları için bir şey bırakırsa, ömründen çok daha uzun yaşar."

Yoldan geçen adam, yaşlı adamın ellerine baktı. O eller, yalnızca bir çekirdeği değil, geleceği toprağa emanet ediyordu.

İnsan, doğup büyüdüğü şehrin siluetini fark etmez çoğu zaman. Her sabah aynı dağlara bakar, aynı rüzgârı içine çeker, aynı ufuk çizgisini seyreder. Ta ki bir gün o manzarada eksilen bir şeyi hissedene kadar...

Sabah güneşini Harput sırtlarından doğarken görürler. Akşamı Hazar'ın üzerine düşen kızıllıkla uğurlarlar. Yazın dağlardan esen rüzgârın serinliğini bilirler. Kışın karla örtünen zirveleri... Çünkü bu şehir, yalnızca sokaklardan ve binalardan ibaret değildir. Bu şehrin gerçek çatısı dağlarıdır.

Ama son yıllarda ne zaman o dağlara baksam, sanki yaşlanmış bir insanın yüzüne bakıyormuşum gibi geliyor.