Tarih, Kimlik ve Ortak Hafıza: Kavramların Ötesindeki Gerçek
Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki, aradan yüz yıl geçse de esnemez, bitmez. Çünkü mesele hiçbir zaman sadece tozlu arşiv sayfalarındaki belgelerden ibaret değildir; mesele aynı zamanda toplumsal hafızadır, kimliktir ve ortak bir vicdandır. Son günlerde yeniden alevlenen, "Kurtuluş Savaşı" ve "Milli Mücadele" kavramlarına yönelik yaklaşımlar da tam olarak bu cinsten bir tartışmadır. Bazı çevrelerin, "Kurtuluş Savaşı" ifadesine itiraz ederken argümanlarını Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığı üzerinden kurması, meseleyi yapısal bir mantık ve tarih hatasına sürüklemektedir. Bu bakış açısına göre, sanki bu savaş Osmanlı'ya karşı verilmiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor; oysa ki bu yaklaşım, hem yakın tarihin askeri-siyasi hakikatleriyle hem de toplumsal sözleşmemizle çelişmektedir.
Elbette tarih sorgulanabilir. Belgeler konuşur, akademisyenler tartışır, farklı tezler ortaya konur. Buna kimsenin itirazı olamaz; bilim zaten soru sorarak, sorgulayarak ilerler. Ancak tarihî olayları değerlendirirken kullanılan kavramların toplumdaki karşılığını ve tarihsel arka planını göz ardı etmemek gerekir. Türk milleti, işgale karşı verdiği o amansız direnişi uzun yıllardır “Kurtuluş Savaşı” adıyla hafızasına kazımıştır.
Bu noktada durup gerçeği tüm yalınlığıyla konuşmak gerekir: Kurtuluş Savaşı’nı tarihten silmeye çalışırsanız, o mücadelenin başkomutanını, yani Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü de silersiniz. Çünkü bu kavramları itibarsızlaştırmak, doğrudan o destanın mimarlarını ve arkasındaki kurucu iradeyi görünmez kılma çabasıdır. Kurtuluş Savaşı, salt bir rejim değişikliği ya da geçmişi reddetme mücadelesi değil; doğrudan Anadolu topraklarını parça parça paylaşan emperyalist güçlere karşı Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının öncülüğünde verilmiş bir ölüm kalım mücadelesidir.
İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı verilen; Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş ve Mondros Mütarekesi ile bu yenilgiyi kabul edip fiilen egemenliğini kaybetmiş bir yönetim tablosunun ortasında, milletin topyekûn ayağa kalkışıdır. Dolayısıyla o mücadeleye "Kurtuluş" demek, işgal altındaki bir vatanın ve halkın zincirlerini kırma iradesini en berrak haliyle selamlamaktır.
İsimler üzerinden üretilen yapay polemikler, bu büyük direnişin özünü gölgeleyemez. Bugün ihtiyacımız olan şey, kavramlar üzerinden kutuplaşmak ya da tarihi günlük siyasetin malzemesi hâline getirerek ortak hafızamızı zedelemek değildir. Geçmişi inkâr ederek geleceği inşa edemeyeceğimiz gibi, geçmişi ideolojik kalıplarla çarpıtmaya çalışarak da sağlıklı bir tarih bilinci oluşturamayız. Osmanlı İmparatorluğu da bizim tarihimizdir, o imparatorluğun küllerinden doğan, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde taçlanan ve tam bağımsızlığımızın tapusu olan Kurtuluş Savaşı da bizim gerçeğimizdir.

Tarih, siyasi tartışmaların değil; belgelerin ve ortak hafızanın konusudur. Kavramlar değişebilir, yorumlar farklılaşabilir. Ancak bu milletin bağımsızlık uğruna ödediği bedeller ve verdiği mücadele, hangi isimle anılırsa anılsın, ortak tarihimizin en değerli mirasıdır. Geçmişi ayrıştırmanın değil, anlamanın zamanı gelmiştir.