Çoğunluğunu eğitimcilerin oluşturduğu, emekli idareci ve iş insanlarının da bulunduğu bir grup arkadaş ile iki yıl önce başlattığımız ve salgın hastalık nedeniyle ara vermek zorunda kaldığımız gezilerimizi yeniden başlatmaya karar verdik.

   Geçtiğimiz hafta sonu, 8-9 Ekim 2022 Cumartesi günü, sabah saat 06.00’da Bingöl-Muş-Van-Erciş-Adilcevaz- Ahlat-Bitlis ve Diyarbakır’ı içine alan iki günlük bir gezi planıyla Elazığ’dan yola çıktık.

   Kıymetli meslektaşım, Ş. Mehmet Arıca’nın güzergâh üzerinde görülmeye değer yerlerle ilgili notları elinde, kafile başkanımız değerli eğitimci Selami Yıldırım’ın tekmil hazırlıkları doğrultusunda, Bingöl istikametinde yol almaya başladık.

   Benim heyecanım arkadaşlarımınkinden daha yüksekti. Çünkü ilk uğrak yerimiz, benim 1970 yılında ilk göreve başladığım Bingöl idi. Büyük bir görev aşkı ile bir yıl gibi kısa bir süre çalıştığım Bingöl’de, halk ile bütünleşerek, sonuçları sonraki yıllarda görülecek güzel oluşumların temellerinin atılmasına vesile olduk.

   Tabii ki, bu güzellikler yanında zor ve sıkıntılı günlerimiz de oldu. 22 Mayıs 1971’de meydana gelen ve 1500’e yakın insanımızın can kaybının yaşandığı Bingöl depreminde ben Bingöl Lisesi öğretmeniydim.

   Yolculuğumuzun ilk molasını, Bingöl’e 10 km mesafede, 24 Mayıs 1993’te (33) askerimizi şehit verdiğimiz yerde, şehitlerimiz anısına dikilen âbidenin olduğu yerde veriyoruz. Olayın meydana gelişi ile ilgili karanlık noktaların hâlâ aydınlatılmadığını veya açıklanmadığını, olayın faillerinin veya sorumlularının hak ettikleri cezaya çarptırılmadığını aramızda konuşuyoruz.

   Şehitlerimize olan saygımızı ve derin hüznümüzü tazeliyor, makamları önünde ruhlarına fatihalarımızı gönderiyoruz.

   Bingöl’ü, ağırlıklı yerleşim merkezi haline gelmiş olan “Düzağaç” mevkiinden geçerek yolculuğumuza devam ediyoruz.

   Arkadaşlarıma, Malazgirt Zaferinin 900. Yıldönümü olan 1971 Ağustos’unda, Bingöl Lisesi’nden bir grup genç ile birlikte, o zamanlar yerleşimin olmadığı bu yerde, kutlamalara katılmak üzere Malazgirt’e geçecek olan Alpaslan Türkeş’i karşıladığımızı ve uğurladığımızı anlatıyorum.

   Solhan çıkışında, kardeşim Remzi Koç’un Tarım İlçe Müdürü ve vekil Belediye Başkanı olarak görev yaptığı dönemden tanıdığı Solhan aşireti ileri gelenlerinden Siyahmet Çelik bizi kendisine ait dinlenme tesislerinde karşılıyor.

   Siyahmet Bey’in refakatiyle tesisin bitişiğindeki “Şeref Meydanı” Şehitliği’ni ziyaret ediyoruz. Şeref Meydanı Şehitliği ile ilgili bilgilerimizi şehitlikteki anıttan tazeliyoruz.

“1916 yılının Temmuzundan Eylülüne kadar Ruslar bu bölgeyi aşamadı. M. Kemal’in muharebeyi idare ettiği yer burası. Bu âbide, bu topraklar altında yatan 100 bine yakın şehidimizin, muharebeye katılan Yüce Önderimizin, askerlerimizle birlikte çarpışan fedakâr halkımızın anısını yaşatmak için dikilmiştir.”

   Hele Siyahmet Çelik’in, aşiretinin ve dedelerinin Ruslar’a karşı verdiği kahramanca mücadeleyi anlatırken duyduğu heyecanı görülmeye değerdi.

   Göz alabildiğine uzanan verimli topraklarıyla Muş Ovası’nı geçiyoruz. Tatvan-Bitlis yolu üzerinde XVI. yüzyıldan kalma, Anadolu’nun en büyük kervansarayı unvanını alan El-Aman (Rahva) Kervansarayı’nı geziyor ve oldukça etkileniyoruz.

  Benim asıl sabırsızlığım, bölgenin bir insanı olarak bu yaşıma kadar görmemiş olmayı bir eksiklik olarak kabul ettiğim tarihî Van şehri ve Van Gölü ile “Türkler’in Anadolu’ya giriş kapısı” olarak kabul edilen Ahlat’ı bir an önce görmek…

   Van’dan önce, Gevaş ilçesinde bulunan Akdamar Adası’na çıkmak ve buradaki Akdamar Kilisesi’ni görmek istedik. Kıyıdan bindiğimiz bir tekne ile adaya çıktık. Onarılmış şekliyle gördüğümüz kabartma hayvan figürleriyle taş kaplamalı, kubbeli, iç mimarisi ve resimleriyle etkileyici bir yapı.

   M.Ö. 9.-6. Yüzyıllar arasında varlık sürdüren Urartular’a başkentlik yapmış olan Van, bende kültürel bakımdan Harput ile yakınlık hissi uyandırır. Ne yazık ki, akşamın geç saatlerine denk geldiği için Van’ı gezmeye fazla zaman ayıramadık. Ancak Van Gölü’nü çepeçevre gezme imkânı bulabildiğimiz için de mutluyduk.

   Akşamın alaca karanlığında da olsa, Erciş’in güzelliklerini doya doya seyir imkânı bulduk.

   Adilcevaz’da bizi, değerli meslektaşımız Ahmet Uğraş Bey’in arkadaşı öğretmenevi müdürü İsmet Çelik Bey karşıladı. İsmet Bey’in ısrarlı yemek teklifine teşekkür ederek, bir çay ikramından sonra ayrıldık.

   Geceyi, önceden konaklamak için yerlerimizin ayrıldığı Ahlat Öğretmenevi’nde geçireceğiz. Öğretmenevinde çok güzel karşılandık, rahat bir geceden sonra hafif yağmurlu bir sabaha uyandık.

  Kahvaltı için geçtiğimiz lokantada, yine Ahmet Bey’in arkadaşı Ahlat Türk-Eğitimsen şube başkanı M. Ünal Gürbüz bizi ağırladı, bilahare Ahlat ADER Başkanı Samet Adıyaman da bize katıldı.

   Ahlat’taki tarihî yerleri gezerken, Ünal Bey ve Samet Bey, Ahlat’ın tarihsel mirasına ve kültürüne yakışır bir misafirperverlikle bize eşlik ettiler. Kendilerine şükranlarımı bildiriyorum.

    Ahlat, hepsi birbirinden değerli adım başı Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle dolu. Abdurrahman Gazi Türbesi’nden kümbetlere, türbelere ve beni en çok etkileyen tarihî Selçuklu Mezarlığı’na kadar canlı bir tarih âdeta…

   Öğleye doğru bir saatte Ahlat’taki arkadaşlara veda ederek ayrıldık.

   Bitlis üzerinden, Baykan ilçesi çıkışında Veysel Karani Hz. Türbesini, Cenabı Allah’ın, feyzinden ve ihlasından bizleri de nasipdar etmesi dilek ve dualarımızla ziyaret ettik.

   Yolumuz üzerinde, Evliya Çelebi’nin,” köprünün kemeri altına Ayasofya kubbesi girer.” diye anlattığı “Malabadi Köprüsü” var. Malabadi’yi görmek ayrı bir zevkti.

   Yolculuğumuzun her ânı, bize bir yandan farklı çağlarda Anadolu’da kurulmuş olan medeniyetlerden izler sunarken, bir yandan da bu coğrafyanın her karşının nasıl vatan haline getirildiğinin nakış nakış işlendiğini gözler önüne seriyor.