Eğitimde dijitalleşmenin öncü ülkelerinden İsveç, “her öğrenciye bir tablet” yaklaşımını geri plana alarak “her öğrenciye bir kitap” politikasına yöneldi. Kararın arkasında, OECD tarafından yürütülen PISA sonuçlarında görülen okuryazarlık ve matematik gerilemesi var. Hükümet, 4 yıl için yaklaşık 230 milyon euro bütçe ayırarak basılı ders kitaplarını yeniden merkeze alacağını açıkladı; tabletler ise yardımcı araç olarak konumlandırılacak.
Bu durumun serencamını incelersek ;2009’dan itibaren İsveç’te birçok belediye, ilkokuldan liseye kadar öğrencilere bireysel tablet veya dizüstü bilgisayar dağıttı. 2010’lu yılların ortasında bazı bölgelerde öğrencilerin %90’ından fazlası kişisel dijital cihaza sahipti. Ders materyallerinin önemli bir kısmı dijital ortama taşındı; basılı ders kitaplarının payı ise ciddi biçimde azaldı.
Ancak aynı dönemde uluslararası değerlendirmelerde düşüş sinyalleri gelmeye başladı. Özellikle OECD tarafından yürütülen PISA sonuçları, İsveçli öğrencilerin performansında dalgalanma ve gerileme gösterdi. Okuma alanında da benzer şekilde çift haneli puan kayıpları görüldü. Bu gerileme, yalnızca akademik bir veri değil; eğitim politikasını yeniden şekillendiren bir alarm niteliği taşıdı.
İsveç hükümeti, dört yıllık dönemde yaklaşık 230 milyon euro yatırımla basılı ders kitaplarını yeniden sınıflara kazandırma kararı alarak hedefe doğru tam gaz yol alıyor. Hedefleri net tabi ki… Nedir hedefleri? Her öğrencinin temel dersler için fiziksel ders kitabına sahip olması, İlkokullarda ekran süresinin azaltılması, Okuma-yazma öğretiminde geleneksel yöntemlerin güçlendirilmesi, Tablet ve bilgisayarların “ana araç” değil, “destekleyici araç” olarak konumlandırılması. Bu karar, dijitalleşmeden tamamen vazgeçmek değil; dijital araçları pedagojik denge içinde yeniden tanımlamak anlamına geliyor.
İsveç’in attığı dijitalleşmeye karşı bu adım ile dünyaya verilen güçlü bir mesaj var: Eğitimde mesele teknolojiye sahip olmak değil, öğrenmeyi güçlendiren dengeyi kurmak.
‘’İsveç’in Kararı Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?’’ sorusu beynimi kemirince bu satırları buldum kendimi…
Yaşantımıza kuşbakışı bakınca yaşadığımız sorunların büyük kısmının teknoloji ile hayatımıza zerk olan sedanter yaşam oluyor. Teknolojik gelişme, dijitalleşme yatırımlarını sürdüren Türkiye açısından önemli bir karşılaştırma zemini sunuyor.
Türkiye’nin Dijitalleşme Hamlesi olan FATİH Projesini unutmak ne mümkün. Türkiye’de dijital eğitim denince akla ilk gelen adım, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen FATİH Projesi oldu.2012’den itibaren yüz binlerce akıllı tahta sınıflara kuruldu. Milyonlarca tablet öğrencilere dağıtıldı. EBA (Eğitim Bilişim Ağı) milyonlarca kullanıcıya ulaştı. Pandemi döneminde uzaktan eğitim altyapısı hızla genişletildi. Türkiye, özellikle altyapı kurulumunda dünyanın en büyük kamu ölçekli dijital eğitim projelerinden birini yürüttü.
Uluslararası Verilere bakınca ‘’Türkiye Nerede?’’ Sorusu aklımızı bulandırabilir. PISA sonuçları Türkiye için karmaşık bir tablo sunuyor:2003–2018 arasında okuma ve matematikte genel bir artış trendi yakalandı.2022 sonuçlarında küresel düşüşe paralel olarak Türkiye’de de gerileme görüldü. Okuma alanında OECD ortalamasının altında kalınmaya devam edildi. Matematikte de temel yeterlilik düzeyinin altında kalan öğrenci oranı yüksek seyretti.
Bu tablo, teknoloji yatırımlarının tek başına başarıyı garanti etmediğini gösteriyor.
Peki İsveç’in Dersi: Araç mı Amaç mı?
İsveç’in geri adımı, dijitalleşmeye karşı bir duruş değil; pedagojik denge arayışı. Özellikle ilkokul seviyesinde: Ekran süresinin azaltılması, Basılı kitapla derin okuma alışkanlığının güçlendirilmesi, Temel matematik işlemlerinde kâğıt kalem kullanımının artırılması hedefleniyor.
Türkiye’de de son yıllarda özellikle ilkokul düzeyinde basılı kaynaklara dönüş ve ölçülü ekran kullanımı daha fazla tartışılıyor. Tüm bu tartışmalar Türkiye İçin Şu Stratejik Soruları gündeme taşıyor.
Tablet dağıtımı ile öğrenme çıktıları arasında doğrudan bir ilişki var mı?
EBA ve dijital içeriklerin kullanım sıklığı ile başarı arasında anlamlı bir korelasyon ölçüldü mü?
Öğretmenlerin dijital pedagojik yeterliliği ne düzeyde?
Ekran süresi ile dikkat ve okuma alışkanlığı arasındaki bağ yeterince analiz edildi mi?
Rakamların söylediği bir gerçek var ki; Milyarlarca liralık dijital altyapı yatırımı ... Bu aşamada ne yapmalı peki? Türkiye İçin dengeli bir model uygulanması gerektiğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Türkiye’nin geniş öğrenci nüfusu (20 milyona yakın örgün öğrenci) düşünüldüğünde, tamamen dijital ya da tamamen geleneksel bir model gerçekçi değil ve şu an ki durum için netameli görünüyor. Ancak: İlkokulda basılı materyal ağırlıklı model, Ortaokul ve lisede hibrit yaklaşım, Dijital araçların ölçme-değerlendirme ve içerik zenginleştirme amacıyla kullanılması daha sürdürülebilir bir yol olabilir.
İsveç’in attığı adım, Türkiye için bir geri dönüş çağrısı değil; denge çağrısıdır. İlgililer sesimizi duysun lütfen. Eğitimde asıl mesele teknolojiye sahip olmak değil, öğrenmeyi güçlendiren doğru oranı kurmaktır.
Ezcümle bu topraklarda yaşayan herkes biliyor ki; Okuma kültürü ve temel beceriler zayıfladığında, en gelişmiş teknoloji bile açığı kapatamaz.
Bildiklerimizi bir an önce hayata geçirmek dileğiyle…